"İstanbul, Avrupa kültür başkenti oldu. Başkent olmanın şartı: Kentin, Avrupa'nın kültür zenginliğini barındırması..."
İstanbul'un güzelliklerine zerre-i miskal katkısı olamayacak özelliklerle -hiçbir özelliği de yok ya- , o cânım şehrin "kanına ekmek doğramak" kadar kadirbilmezlik olamaz. Kime ne diyelim ki, o "kadir bilmezliklerin" bizde daniskası var. Milletimizin tarihine yönelik, cibilliyetine dâir nice meseleler, nice dillere destan birikimler, özellikler unutulmaya terk edilmiştir.
Hele bir de "Batılılık hevesi" başımıza musallat ki sorma gitsin.
Paris'in şarap kokan mahzenleri bizde dillere destandır da, insanlara hayat kaynağı olan su mahzenlerimiz, tarihi sarnıçlarımız kimsenin umurunda bile değildir.
21. yüzyıldaki beş yıldızlı mekanlar, Batılı propaganda araç ve gereçleri sayesinde cennetle yarıştırılırken, kervansaraylarımızın o insânî düzenleme şekli gözlerden ırak tutulur.
Aklı başında, iffet ve izan sahibi hiçbir uzman, dünyadaki hiçbir mabedin mîmârisini Selimiye, Süleymaniye... ile mukayese etmezken; hatta böyle bir kıyaslamayı hakkaniyete ihanet telakki ederken; bizim şimdi kalkıp "pırlanta"yı "çakıl taşları" arasında sıraya koyup "hizaya gel!.." komutuna muhatap kılmamız, "değer"in değerini takdirden âciz olduğumuzun açık delilidir. Ya da, değerler arasındaki farkı fark edememe kusurudur.
Belki de İstanbul'un tarihindeki menkıbelere uygun değerlendirmeyle: Bu bir körlüktür, farkı görememe körlüğü...
Rivayet olunur ki, efsaneye göre: "Koressa'nın oğlu, Yunanistan'ın Megara kentinden genç Byzas, yandaşlarıyla birlikte, bölgedeki baskılardan kurtulmak, yeni bir kent kurmak ve özgürlüğünü ilan etmek için yola çıktı. Her şey iyiydi de, kent nerede kurulacaktı? O çağda, bilinmeyenleri bilinir kılan birisine, Delfoi kentindeki kâhine danıştı genç adam.
Kâhin genç adama: "Kentini kuracağın yer, körler ülkesinin tam karşısında olacak." Byzas yola çıktı, aradı taradı, körler ülkesi diye bir yer yoktu. Sonunda, mola verdikleri bir deniz kıyısında, karşı sahile baktı ve bağırdı: "Bu insanlar kör mü, burası varken orada oturulur mu?". Delfoi kâhinini hatırladı genç adam; "Körler ülkesinin karşısında kuracaksın kentini." Körler ülkesi, günümüzün Kadıköy'üdür! İstanbul'dan çok yıllar önce kurulmuştur. Byzas; ordusuyla gelip soluklanmak için durduğu şimdiki Sarayburnu'nda, manzaranın muhteşem görüntüsünden adeta büyülenmişti. Khalkedonia'nın neden "Körler Ülkesi" tanımlamasını hak ettiğini anlamıştı artık. Çünkü, böyle cennet benzeri bir yer dururken, tam karşıda ve korumasız bir yerde kent kuranlar, ancak kör olabilirlerdi!..
Bir rivayet de, merhum Evliya Çelebi'den. Hikâyeye göre: "Hazreti Süleyman, Peygamber Efendimizin doğumundan 1600 yıl önce Kaftan Kafa bütün ins-ü cine, vahşi hayvanlara ve kuşlara hükmettiği, yeryüzünün her dilden anlayan tek sultanı olduğu halde; okyanus denizinde Ferenduz denilen adada padişahlık eden Sardun'a bir türlü söz geçirememiş. Bu gururlu adam Hz. Süleyman'ın önünde baş eğmek istemezmiş. Bu hale canı sıkılan Hz. Süleyman, bir gün sayısız askeri ve her cinsten hayvanlarla Sardun'un üzerine yürüdü, memleketini harap ve ahalisini esir ettikten sonra onu huzuruna getirtti, ateş saçan kılıcı ile öldürüp adsız, nişansız bıraktı."
Evliya Çelebi'nin hikâyesine göre Hz. Süleyman Saba Melikesi Belkıs'ın ölümüyle dul kalınca, Sardun'un dünyalar güzeli kızı Alina ile evlenir. Alina'nın çok özel bir saray istemesi üzerine, adamlarını dünyanın dört bir yanına gönderip, saray yapılacak eşsiz güzellikte bir yer bulmalarını emreder. Adamları İstanbul'u söylerler. Hz. Süleyman, Sarayburnu'nda geçirdiği bir gecenin sabahında kendini dinç ve gençleşmiş hissedince, buraya büyük bir saray yaptırır, sonra da, "kıyamete kadar mamur kalsın" diye İstanbul için hayır dua eder..."
Anlıyor musunuz tüm bozulmalara, yangınlara, depremlere rağmen İstanbul'un nasıl dimdik ayakta kalmasının hikmetini?
Biz bu hikmetleri bertaraf etmişiz yıllarca, Batı'nın ve Batılı'nın "bohem hayatı" içerisinde kaybolmayı marifet saymışız. Yunan'ın, Fransız'ın, İngiliz'in hayat tarzını, "efendiler efendisi" tarzımıza "efendi"(!) kılma basiretsizliğinin ezikliğini dayatmışız nesillerimize.
Milli Görüş eğitiminde kırk yıl dirsek çürütenlerden biri zannettiğimiz sayın Başbakan'ın; bütün çirkinliklerine rağmen hâlâ "Batı sevdasına" kapılmış görünmesi ve bu "kara sevdanın" efsunlamasıyla da tarihinin, târîhî değerlerinin üzerine bir kalem çekmiş gibi davranması; çok daha ileri giderek: "İstanbul'un hep Avrupalı bir kent olduğunu, bundan sonra da öyle kalacağını..." kendince biraz da övünerek söylemesi, yirmi yıl önceki sayın Erdoğan'la bugünkü Erdoğan'ı elbette gündeme taşımaktadır. Ve elbette o yıllarda, kıratın yelesine el açıp şaha kalkan Erdoğan'ın ağzından çıkan ve Batı hayranlığına varan sözler yirmi yıl önceki "Tayyip severleri" üzmekte ve ürkütmektedir... Yapay alkış tufanı arasında O, bunun farkında olmasa da gerçek budur. Bilinmelidir ki "yaldızlar" dökülünce de gerçekleri hiç kimse örtemez...
İstanbul, Bizans döneminde bile "Avrupalı" değilken, dâim müddet, "İstanbul'da Latin serpuşu görmektense Osmanlı sarığı görmeyi tercih ederiz" denirken; nasıl oluyor da İstanbul'un geçmişi "Avrupalı sayılıyor?.. Bu, kokuşmuş Batı'nın hayranlığı uğruna, Tâhir, pisliklerden ârî ve berî İstanbul'u heder etmek değil midir?.. En azından, "fethe", "Fatih'e", "Ulubatlı"ya, "Leventlere" kıyılmış olmuyor mu?.. Eyyup Sultan ve haziresinde metfun yüce ruhlar rahatsız olmayacaklar mı?..
"İstanbul mutlaka fetholunacaktır, O'nu fetheden kumandan ne güzel kumandan. O'nun askerleri ne güzel askerler..."
İstanbul!.. İstanbul!.. Batı'nın ve Batı hayranlarının sana bakış açısını asla nazarı itibara alma!.. Seni ve senin değerlerini bilenlerin ve seni o değerlerle sevenlerin sevgileri sana da bize de yeter!..
İstanbul, bizim sana bakışımız:
İHRAMA BÜRÜNMÜŞ İSTANBUL
Kar tanesi İstanbul'a "hûû..."lar ile konmuş gibi aktır.
İstanbul'a bir bak hele, ihrâma bürünmüş gibi aktır.
Eshâb-ı güzinden nice er müjdenin efsûnuna meftun,
Her kubbesi bin vecd ile boydan-boya yunmuş gibi aktır.
KAR CÜMBÜŞ
Karda gördüm şivekârı; sorma, başkaymış haliç.
Kim bilir kim, kaç kışın hicriyle gün saymış haliç.
Bunca yıldır görmedim bundan güzel bir manzara,
Hiç kalır gerdân-ı dilber, bir hilâl aymış haliç...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



