Gerçi başörtülüler cumhurbaşkanlığı köşkünde bile gözüktü.
Başkanın eşi olarak ama o kadar.
İşlevselliği yine yasak.
Taraf gazetesinin manşeti; "İkinci bir emre kadar Gül'e cevap vermeyin!".
"Kara Kuvvetlerinin, Abdullah Gül ve eşinin himayesinde yürütülen "Türkiye okuyor" kampanyasıyla ilgili isteklere cevap verilmemesini gizli bir yazıyla emrettiği ortaya çıktı.
Cumhurbaşkanlığı tarafından Ocak 2008'de başlatılan kampanya konusunda birliklere gönderilen yazıda "Mülki makamların talebine üst komutanlık emri olmadan cevap vermeyin!" deniyor.
Eğer tüm bu yazılanlar doğru ise ne kadar acı.
Askerimiz nelerle uğraşıyor.
En güvenilen kurum, halkının değerleri ile arasına mesafeler bırakmak için çalışıyor.
"Haydi, kızlar okula" kampanyalarında, "Siz başörtülüler kesinlikle değil", komutu almış bu ülkenin çocukları ile özdeş bir yazgı; onların anneleri kuşağına da düşüyor.
Çağdaş yobazların fetvaları çok ağır gelmekte.
Kızları okutma kampanyalarına başı örtülü bir kadın ön ayak olmuşsa engellene.
Velev ki Cumhurbaşkanı eşi bile ola.
Hiç fark etmeye.
Fakat Hıristiyanlık propagandası yaptığı bilindiği hâlde, başı açık olması ile bile yetinmeyip, İslâm'a düşmanlığını ilân etmiş olanlar el üstünde tutula.
Tanıklık ettiğimiz tarih dilimi bu.
Kayıtlar tutuldu.
Bizim kuşak şaşarak izledi.
Arkalarına büyük güçler alanlar; doğu illerinden kızlar getirip, büyük telefon şirketlerinin sponsorluğunda onları zengin TED kolejlerine yerleştirdiler.
Keman, tenis, bale kurslarına gönderdiler.
Kızların geride bıraktığı yoksul doğu toprağında milyonlarca kız daha vardı.
Onların sorunlarına kulaklar tıkandı.
Birkaç kız o sefaletten kurtuldu ya.
Geride kalanlar bir mum yakıp dertlerine bakabilirlerdi.
Hastalıktan, bitten kırılabilirler.
Dayaklar altında inleyebilirler.
Çocuk yaşta evlendirilip, koca dayağına terfi edebilirler.
Sevdiklerine kaçınca töre kurşunu ile katledilebilirler.
Mühim mi?
Dünya Kiliseler Birliğinin verdiği paralarla, güneydoğunun binde bir kızı kurtarılıp; piyano çalmakta, bale yapmakta ya.
Gerisi mağaralarında mutludur zahir.
Kilometrelerce öteden su taşırken zaten spor yapmaktadırlar.
Eh herkes okuyacak değil ya.
Beyazların temizliklerini kimler yapacaktır.
Ah bu ülkede gardrop üzerinden önüne kapılar açılanlar.
Bir de yüzüne kapılar kapananlar.
O çul çaputla abad olanlar.
Başına geçirdiği tas gibi şapkasının kaymağını uzun yıllar yiyenler.
"Sümerolog Profesör" diye göklere çıkarılan Muazzez İlmiye Çığ meğerse doktor bile değilmiş.
Vakit gazetesine verdiği mülakatta: "Ben profesör değilim. Bana zorla bu unvanı takıyorlar. Ben müzede uzman olarak çalıştım."
Müzeden "12 büyük Türk" taltifine.
Mahallemdeki terzi hanım ne zaman uğrasam, ya iki büklüm makine başında pantolon paçası daraltıp, vatka dikmekte.
Ya da iş olmadığı zaman o küçük el kadar dükkânında başını kaldırmadan kitap okumakta.
Üniversitede İşletmeyi bitirmesine bir yıl kala, onu da vurmuş kalleş örtü yasakçıları.
Dalından düşen minik bir serçe gibi, bitiremediği okulunun yaralarını durmadan kitap okuyarak sarmaya çalışmakta.
Onlarda bu ülkenin çocukları idi.
Hayalleri vardı.
Çağdaş yobazlar hiç acımadan, nasıl kararttılar umutlarını.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




