Hastalıklarla boğuşan, ruhsal dengesi bozuk, karma karışık bir millet olmaktan öte bir durum söz konusu değil. Korku, endişe, nefret, düşmanlık, kin, öfke, pısırıklık iç içe geçmiş. Kimsenin kimseye güveni yok. Gücü eline geçiren zalimleşiyor. Zalimlerden zulmederek intikam alınıyor. Düşmanın düşmanlığı daha kavi hâle getiriliyor. Sevgi, merhamet, aşk, anlayış, hoşgörü günümüz toplumunun çok uzağında.
İnsanın bir zulüm makinası haline döndüğü bir süreç. Sokakta yürürken başımıza ne gelebileceği konusunda endişeliyiz. Artık temkin de bir işe yaramıyor. Güçlerin savaşında mazlumlar daha zor durumda.
Kavramlar birbirine girmiş durumda. Komünizm biteli çok olmuş. Artık bir gerçekliği yok. Komünizm korkusu türetilmeye, abartılmaya devam ediyor. Sosyalizm, sadece içi boş bir kalıptan ibaret. Sosyal gerçeklik ismen var.
Sağ denilen şey tam bir karmaşa. Kavmiyetçisi, muhafazakârı, Amerikancısı, İsrailcisi, BOP'çusu, AB'cisi, radikal İslâmcısı, ılımlısı, sermayecisi, faizcisi, çıkarcısı sağcı.
Eski sağcılar eski solcularla bir hamurun içinde.
Eski İslâmcı kimi entelektüeller "Ergenekon hastalığının" veya benzerlerinin tuzağında. Asıl işlerini, ideallerini, düşüncelerini, tezlerini, öykü, roman, deneme, araştırma, bilinç yazıları yazmak yerine karşı tarafla kavgayı seçmiş durumdalar. Hangi gazeteye el atsak, kılıçlarını çekmiş, silahlarını birbirine yöneltmiş kalemşörlerle yüzleşiyoruz. Nefretin bini bir para.
Aynı düzlemde bulunmanın bir çabası değil. Ortak noktalar oluşturmanın çabası da yok.
İslâm idealinde olanlar kendilerine yükümlenmiş olan sorumluluğu hangi yüzle kime, nasıl anlatacaklar. Anlatırlarsa yüz bulurlar mı? Zulüm ile yoğrulu bir ruh haliyle karşı taraftan bir anlayış beklenebilir mi?
Batı düşüncesinin kirli ruhuna bulanmış olanlar ancak bunalım üretirler. İslâm düşüncesinin sevgi, merhamet, anlayış dolu ruhundan yola çıkmadan bir yere varılacağı mümkün değil.
Bu sıralar Selahaddin Eyyubi ile yoğunum. Bu büyük İslâm mücahidinin hayatı örnektir bize. En zalim düşmanlarına merhamet ile karşılık veren bir ruha sahip. Yüz yıllar boyunca sürecek olan bir medeniyetin tohumlarını saçıyor. Zalim düşmanlarının Kudüs'te yaşamaya devam etmesi için büyük çaba harcıyor. Fakat onlar gitmeyi tercih edince kilometrelerce onlara eşlik ediyor, yola çıkarıyor.
Kendilerini Müslüman sayan, geçmişte Müslümanlık idealinde olanların hallerine bakınca üzülmemek elde değil. Selahaddin Eyyubi ile yoğun olduğumu belirttim. Bunlardan en ilginç anekdotlardan biri şu. Mahmud Nureddin Zengi Selahaddin Eyyubi'nin ustası, hocası, sultanı, kumandanı. Onu kendisi yetiştiriyor. Mısır seferine de onu gönderiyor. O Mısır'da iken oğlu Salih İsmail'i Dımaşk'ta sünnet ettiriyor. Şehrin bütün fakir çocuklarını da, onları hediyelere boğuyor. Üzerinden çok geçmeden, daha Dımaşk'ta iken ölüyor. Yerine henüz sünnet edilmiş olan oğlu geçiriliyor ve biat ediliyor. Oradan Halep'e geliyor yönetimi ele alıyor. Salih İsmail bir çocuk olmasına rağmen, dirayetli, ne yaptığını iyi bilen bir olgunluğa sahip. Muhyiddin'i Halep kadılığından azlediyor. O da toparlanıyor Musul'a gidiyor. Bir alıntı: "Hadaddin medresesinde ders okutan Fıkıh âlimi Gazneli Ali bana geldi. Kalenin dibindeki odamdaydım. Sohbet ettik, konuştuk. Sözü Halep kadılığına getirdi. 'Muhyiddin Musul'a gitti. Burası kadısız olmaz. Bizim bir kadıya ihtiyacımız var. Ben buranın kadılığına talibim' dedi. Bana göre de uygundu. Ayrıldık. Salih İsmail'in yanına vardım. Konuştuk. Ben de sözü dolandırmadan Musul kadılığına getirdim. Bana: kimi öneriyorsun diye sordu. Gazneli Ali'yi önerdim. Bana yemin verdi, o mu istedi sen mi öneriyorsun. Doğruyu söyledim. O istedi. Diye karşılık verdim. Salih İsmail: 'Benim aklımdan da o geçiyordu. Fakat bunu o istediği için onu o göreve getirmeyeceğim" diyor. Bu bir bilinç, bir irade.
Günümüz yöneticilerinde bu çocuğun bilinci kadar olsa karmaşa bu kadar büyümeyecek. Yöneticiler de toplumu kendine benzetiyor ne yazık ki.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



