İstanbul Halkalı'daki bombalamayla, birisi de gencecik bir kız olmak üzere beş kişinin yaşamını söndüren kişilerin mahkemeye getirilmesi sırasında, yirmi-otuz kişilik bir güruhun alkış tutmasına göz yummak mıdır açılım? Yoksa bu devletin polisini, bu rezilliğe ve bu insanlıktan nasibini almamış, ilkel güruha karşı değil de, canilere destek verenlere tepki gösteren bir avukat hanıma karşı kullanmak mıdır? "Hanımefendi, olmaz" diye avukat hanımı susturmaya çalışmak, öte yanda insanların gözü önünde ve giderek artan toplumsal tepkiye rağmen teröre açıkça destek veren kimseleri cesaretlendirmez mi bu tavır? Kalkıp da, basını veya eleştiride bulunanları suçlayana kadar öncelikle bu acziyetten uyanmak gerekmez mi? Yani, "açılıma" destek vermek, hainlerin, canilerin güpegündüz ve suratımıza karşı zil takıp oynamaları sonucunu mu doğuracak Allah aşkına? Bu kadar milli duruştan ve hassasiyetten yoksun bir hareket tarzının nedir sebebi?
Bir şehit babası, cenaze töreninde sert sözler sarf etti diye iki ay kadar hapis yattı geçenlerde. Ancak, gelin görün ki, devlete meydan okurcasına ve gövde gösterisi yaparcasına ilkel bir topluluk, adliye önünde terör eylemine katkıda bulunanları alkışlıyor ve bu devletin asayişinden sorumlu unsurlar, bu topluluğa tepki veren insanı "susturmaya" çalışıyorlar. Acaba bu tepkinin kimi kızdıracağını düşündüler ki, "Hanımefendi olmaz" diyerek kadıncağızı yatıştırma telaşına düştüler. Ve işin daha da trajik ve tehlikeli tarafı, avukatın bu tepkisi üzerine teröre destek veren ilkel güruh, bu kadıncağızı tehdit ediyorlar herkesin gözü önünde. Herhalde, bu ülkede yaşayan namuslu, vatansever ve kurallara riayet eden insanların kusuru burada... Terörist olmamak, hırsız olmamak, suçlu olmamak.
Daha geçenlerde Woodrow Wilson Vakfı'ndan ödül alan (Osmanlı'nın parçalanmasını savunan meşhur Wilson prensiplerinin mimarıdır) dış politika sihirbazımız ve müthiş öngörüleri, acaba terörün giderek sokağa ve hatta gündelik yaşama elini kolunu sallayarak girmesi karşısında ne gibi bir deha gösterecek? Her girişimlerinin açık bir fiyasko ile neticelenmesi karşısında giderek daha da fazla sinirlenenler, nereye kadar insanların tepkilerini "provokasyon" veya "sorumsuzluk" sayacaklar? Yakınlarını kaybetmiş insanların kutsallarına "Ayılıp bayılma görüntülerini vermeyin" diyecek kadar saygı gösterenler, her ne hikmetse terör yandaşlarına aynı derecede şedit olmayı beceremiyorlar. Anlamadıkları bir şey var. Sıradan insanların tepkisine saygı duymanın ve önem vermenin, tüm siyasi hesapların üzerinde olduğunu unutuyorlar. Çünkü sıradan vatandaş, bu gidişatın şiddete ve "kurunun yanında yaş da yanar" kabilinden masumların da zarar görmesine evrilmesini istemiyor. Bu ülkenin sade vatandaşları, ırk, milliyet, dil vs gözetmeden bir arada yaşama, birbirine hoşgörülü olabilme noktasındalar halihazırda. Ancak, sorumluların acziyeti ve giderek pervasızlaşan, küstahlaşan ve insanlıktan çıkan güruhun kışkırtmaları ve terbiyesizce söylemleri de ister istemez toplumsal bir birikime sebep oluyor. Bu gerçeği görmek lazım... Sosyolojik tahlile çok meraklıysanız, buyurun size bir örnek olay.
Bu gerçeği idrak etmeden, İzmir'de tepki gösteren vatandaşa "faşist", Kayseri'deki şehit cenazesinde tepki gösteren vatandaşa "bilmemneci" diyerek, başarısızlıklarının hesabını sormak isteyen herkesi azarlayıp susturarak ne gerçek manada bir çözüme katkı sağlanabilir, ne de hesap vermekten kaçılabilir. Kendileri hariç bütün herkesi bir şekilde suçlu ilan etmek "suçluluk psikolojisinin" dışavurumudur. Önüne gelene "ayar verme", "azarlama" tavrı ise başlı başına sorumsuz ve ahlaki olmayan bir tavırdır. Her türlü makam ve mevki, kim olursa olsun herkes için geçicidir ve sorumlu olunan insanlara karşı sergilenen bu tavırdan da artık vazgeçilmelidir.
Bir bakanın "8 eve değil, 20 eve ateş düştü" sözlerini duyup da bu toplumun en sıradan ferdi bile tepki göstermez mi? "Analar ağlamasın" diye içi boş bir ifadeye sarılmak kolaycılıktır. Bir yanda vatan savunmasında şehit düşenler, masum kurbanlar ve onların aileleri dururken, silahla, bombayla bu ülkenin bütünlüğüne, huzuruna el uzatanları kirli odakların "taşeronu" diyerek birer "kurban" tanımı içine koymak, olaya "vicdani" veya "insan hakları" noktasından yaklaşmak sayılamaz. Terörün siyasallaşmasına, her türlü kışkırtıcı ve seviyesiz söyleme "demokrasi" veya "ifade özgürlüğü" diyerek göz yummak gibidir, kavramların arkasına sığınarak acziyetten kurtulmaya çalışmaktır sadece.
İnsanların artan tepkilerini ve öfkelerini, makul ve mantıklı bir şekilde ele alıp aklıselim çerçevesinde ele almak yerine, bağıran, hakaret eden, azarlayan, öfkeler saçan bir üslup, bu topluma karşı bir saygısızlıktır. Sorumluluk mevkiinde olmanın ne menem bir şey olduğunu bilmeyenler Hz. Ömer'i okumalılar. Bir yönetici için yastığa başını huzur içinde koyabilmenin ne kadar büyük bir nimet olduğu, "Fırat kıyısında bir deve helak olsa, bundan kendimi sorumlu hissederim" ifadesinde ayan beyan ortadadır. Ve son tahlilde, bu ülkenin insanları böylesi bir üslubu da, her gün yok yere ölüp gitmeyi de hak etmiyor. Kimse, böylesi bir büyüklenme ve kibirlenme hakkına sahip değil. Artık gücünüzü, azametinizi sizinle aynı düşünmeyen, sizi samimi olarak eleştirenlere değil de açıkça insanları kışkırtanlara, bu ülkeyi bölmeye çalışanlara karşı kullanmanız icap ediyor.
KİMDİR?
1978 yılında Sakarya'da doğdu. Aslen Kahramanmaraşlıdır. İlkokulu Deniz-İş İlkokulu'nda, ortaokulu Haydarpaşa Lisesi'nde ve lise öğrenimini de Halide Edip Adıvar Lisesi'nde tamamladı. Marmara Üniversitesi İngilizce İktisat Bölümü'nü 2003 senesinde bitirdi. 2001 senesinden beri de özel sektörde çalışmaktadır. Aralık 2008'den itibaren Milli Gazete Düşünce sayfasında yazmaktadır. Evli ve bir kız babasıdır.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



