Seçimler bitti. Seçimler öncesinde dört parti öne çıkarılıyor, başka parti yokmuş gibi davranılıyordu. İlk iki partinin söylemine baktığımız zaman, biri ak diyordu, öteki kara. Diğer iki partinin söylemi de pek farklı değildi; biri beyaz diyordu, öteki siyah...
Başka renkleri işaret edenler ise, malumunuz olmak üzere, yok sayıldılar.
Seçim sonuçlarıyla ilgili uzun uzadıya konuşabilir, yazılar yazabiliriz. Hatta bu kadar muazzam bir seçmen kitlesine sahip olan iktidar partisini tebrik bile edebiliriz. Kabul etmek gerekir ki, öyle ya da böyle, büyük bir başarıya imza attılar. İnşallah, emanet olarak aldıkları bu oyların hakkını verirler. Temennimiz o.
Saadet Partisi’ne oy vermiş biri olarak, kendimi fena halde aldatılmış hissediyorum. Mitinglere gelenler ile sandıktan çıkanları kıyaslayınca, “meğer hepsi yalanmış” sözü istemeden de olsa dudaklarımdan dökülüyor.
Yağmur nereye yağarsa, tarlasını oraya çekenlerden değilim. Dolayısıyla, tek başıma kalsam bile, siyasi tercihim hiçbir zaman değişmeyecek. Fakat özeleştiri mekanizmasının da işletilmesinden yanayım. Kusuru başkalarında değil, kendimde aramak isterim. Bir konuda başarısız olduğum zaman, kendimi hesaba çekerim. Niçin böyle oldu? Nerede hata yaptım? Eksiklerim neler? Başka ne yapabilirdim? Hakkı savunduğum halde, niçin insanları ikna edemiyorum? Vs.
Saadet Partisi, 2002 seçimlerinde olduğu gibi, 22 Temmuz’da da arzu ettiği neticeyi alamamıştır. Bu gerçek.
2002 seçimlerinde atmosfer çok farklıydı, bunu kabul ediyorum. Fakat 22 Temmuz için mazeret üretmeye hakkımız yok. Elimizde, Saadet Partisi’ne oy kazandıracak bir sürü done vardı. Ama biz meramımızı anlatamadık, insanları ikna edemedik.
Bunun iki nedeni var. Birincisini, 30 Kasım 2006 tarihinde, “Türkiye’nin durumu ve üslubumuz” başlığıyla yazmıştım.
İkinci nedeni ise yetişmiş eleman sayımızın her geçen gün azalıyor olması. Seçimler öncesinde, özellikle akşamları, birçok seçim büromuzu ziyaret ettim. Durum tek kelimeyle faciaydı. Bürolarda belki yüz kişiyle sohbet ettim. Millî Gazete’yi düzenli bir şekilde takip eden bir kişiye zor rastladım.
Bu alışkanlık, yukarıdan aşağıya doğru iniyor dersem, yanlış bir şey mi söylemiş olurum? Milletvekili adaylarından üyelere kadar...
İçimde, sanki yazdıklarımız karşılığını bulmuyor, adrese ulaşmıyor gibi bir his uyandı.
Bir başka eksikliğimiz de, Milli Görüş kurumları arasındaki irtibat eksikliğidir. Konuyla ilgili olarak sadece bu kadarını işaret edelim, yeter.
Kuşkusuz, daha birçok şey yazılabilir. Fakat şimdilik yazmayı değil, söylemeyi tercih edeceğim.
ÇOK ÜZGÜNÜM
Hakan Arslanbenzer, 1995’ten 2005’e kadar yazdığı şiirleri tek kitapta topladı: Çok Üzgünüm. (174 sayfa, Fayrap Kitaplığı)
Bunu kırk yaşında yapar diyordum, dört sene önce yaptı.
Çok Üzgünüm, hem Arslanbenzer’in şiir serüvenini, hem de neo-epik şiirin on yıllık gelişimini ortaya koyuyor.
Toplu şiirler genellikle, yazılış tarihine göre baştan sonra doğru sıralanır. Ama o sondan başa doğru sıralayarak, çıktığı değil, geldiği yerin altını çizmek istemiş.
Arslanbenzer’in bugüne kadar yazdığı şiir, farklı aşamalardan geçse de, hep aynı derdin/meselenin peşinde olmuştur. Onun her şiiri, bir şeye itirazdır. Haklı itiraz...
Şiire bakışı, insana bakışı gibidir. İnsan mükemmel değildir, dolayısıyla şiirde de mükemmellik aranmamalıdır.
Onun girişken ve mücadeleci kişiliği, sadece yazılarına ya da editörlüğünü yaptığı dergilere (Şehrengiz, Atlılar, Huruç, Fayrap) değil, şiirlerine de yansımıştır.
Arslanbenzer’in şiirle yaptığı meydan savaşını, canlı yayında izler gibi ilk günden bu yana izliyorum. Acı tatlı on dört yıl... Şiiri hayat memat meselesi olarak gördüğünden, sadece başkalarını değil, gerektiğinde kendisini bile karşısına almaktan çekinmemiştir. Bu durum, kimine göre iyi, kimine göre kötüdür.
Reisin Kara Merhemi (1997), Şehidet’in Erken Günlerini Anarak (1998), Namus ve Başka Şiirler’den (2001) yapılan seçmeler ile 2002-2005 yılları arasında yazılan şiirlerden oluşan Çok Üzgünüm’ü okurken, adeta bir galeriden geçiyorum: Halkın Ölümü, Kulak, Pergelin Mükemmel Dönüşü, Çok Üzgünüm, Meryem Güzellemesi, Esma-ül Esma, Şehidet’in özellikle birinci ve yirmi üçüncü bölümü... Her birinin bende karşılığı var.
Şiirin gücü ve etkisi de zaten buradan gelmektedir. Karşılığı varsa, ayakta kalır...

Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



