63 yıllık hayatımın en az 50 yılını az-çok yaşadıklarını anlayacak bir şuur içinde geçirdim. Çünkü anne ve baba dedemlerin Kayseri'de kendilerine göre bir muhitleri ve misafirleriyle sohbetleri vardı. Ben de bunlara çoğu zaman hizmet ediyordum. Bunlar öldükten sonra, gençlik yıllarında İstanbul'da kalmış annemin dayısının sohbetleri de bizi aydınlatıyordu. Bu yaşadıklarımız içinde şuurumu en çok meşgul eden şeyler, 27 Mayıs İhtilali ile birlikte bir dizi darbe ve muhtıra dönemlerinin hayatımızı kaosa çevirmesinin doğurduğu sonuçlar. Her türlü sosyal, siyasal ve kültürel olaylar bunlara bağlı gelişmiş, değişmiş ve içinden çıkılmaz hale gelmiştir.
Lise ve üniversite yıllarım, hatta meslek hayatımın en önemli dönüm noktaları böyle şekillendi.
1974 yılının Mayıs ayında, İzmit İmam-Hatip Lisesi Edebiyat Öğretmeni olarak başladığım meslek hayatımı lise ve üniversite hocası olarak 25 yıl sürdürdükten sonra, 1998 yılında, sanat çalışmalarımı daha rahat sürdürmek amacıyla emekliye ayrıldım. Bazen öğrencilerim, çoğu zaman da meslektaşlarımın hatırladığı öğretmenliğimi her 24 Kasım'da hatırlatan bir öğrencim var. İzmit'teki ilk dönem talebelerimden Hayri Bostan. O da şimdi İzmit İmam-Hatip Lisesi meslek dersleri öğretmeni...
Hayri Bostan daha önce Sarıyer İmam-Hatip'te öğretmenlik, Arap dostlarımıza tercümanlık ve bazı eserlere de mütercimlik yaptı, konferanslar düzenledi. Ailesine yardımcı olmak için gittiği İzmit'te depremzede oldu. Bunların bir kısmı hizmet, bir kısmı da çile... Ama dinamizmi çok sevimli...
Bir 24 Kasım'dan "Öğretmenler Günü" kutlamasına şöyle başlar.
"1982'de Sarıyer İmam-Hatip Lisesi'nde öğretmenliğe başlamıştım. 8 Kasımda başladığım görevimin ikinci günü 10 Kasım'dı, on beş gün kadar sonra da 24 Kasım Öğretmenler Günü idi. Ben de Taksim'de Atatürk Kültür Merkezi'ndeki kutlamalarda görevlendirilmiştim. İki de güzel bayanın eşliğinde. Ne kadar da sıkılmıştım o gün. Programı izlemeye alınan öğretmenler dışarı çıkmasınlar diye kapıları kilitlemişlerdi. Onun için böyle zoraki günler, kutlamalar pek içime sinmiyor ya. Ama yine de önemli bir gün. Önemli olan, öğrenciler üzerinde öylesine kalıcı bir tesir bırakmak ki, onlar yaşadıkça seni daha iyi anlasınlar. Onlar büyüdükçe sen de büyümelisin onların hatıralarında. "Gençler hayalleriyle, yaşlılarsa hatıralarıyla avunurlar" özdeyişi gereği yaşlanınca avunmak, geçmişle gurur duymak, öğrencilerinin başarılarını duydukça mutlu olmak ayrı bir güzellik. Eğer yaşamımızda böyle bir güzellik varsa, bu, ölümümüze de yansıyacaktır. Ölümümüze yansıdığı oranda ebedi hayatımıza da. "Nasıl yaşıyorsanız öyle ölürsünüz. Nasıl ölürseniz öyle de haşrolunursunuz"dan bunu anlamak mümkün. Rabbim güzel yaşamayı, güzel ölmeyi, O'nun katına da güzel çıkmayı nasip etsin hepimize.
Bütün güzel öğretmenlerimi bu duygular içinde yadediyorum."
Dinden ne anlıyoruz
Ben bu güzel duygularla yazılmış e-maile teşekkür ederken, böyle günlerde ondan başka yalnız İsmail Aydınkal adlı, yine İzmit'ten öğrencim olan bankacı bir arkadaşının aradığını, tebrik ve teşekkürün bizim çevrede pek bilinmediğini ifade eden bir cevap yazmıştım. Doğrusu önemli bir mesele bu. Ona cevap verirken, Hayri Bostan şu hususları da bir çeşit hasbıhal ifadesiyle yazmıştı:
"Hocam, öğrencilerin arayıp sormamasına gelince, bu konuda benim düşüncem özet olarak şöyle: Özellikle dindar-muhafazakar kesimin böyle bir "geleneği" yok. Bu tür konular her nasılsa "şaibeli" hale getirilmiş. Yani birisine "günaydın" demekten tutun da, bir yılbaşı kutlaması, bir yaş günü kutlaması, bir anneler-babalar-öğretmenler günü kutlaması... Bütün bunlar şaibeli ve kuşkulu davranışlar olarak yerleştirilmiş... Ortak bir "müslümanca düğün" geleneğimiz bile yok. Son yıllarda adeta her şey siyasallaşmış. Arabesk davranışlar oluşmuş. Camide mevlitli düğün mü olur? Çalgısız, oyunsuz düğün mü olur? Ama bırakın çalgılı-oyunlu-eğlenceli düğün yapmayı, ilahi dinlemek, ilahilerde enstrüman kullanmak bile "şaibeli" hale getirildi. Elbette bu DİN'in kendisi değildi. Dinin yerine kaim hale getirilmiş, son derece saçma, köksüz, çapsız, derinliksiz anlayışlar... Bunu kimler yaptı? Biz hocalar, sözüm ona şeyhler, cemaatler, tarikatlar, şunlar-bunlar.
Şimdi kendimize çizdiğimiz "dar" alanlardan "kamusal" alanlara taşınca doğrusu "komik" durumlar sergiler olduk. Gerçekten otel koridorlarında, lavabo-şadırvan kıyılarında, uluorta yerlerde namaz kılma manzaraları ne kadar yansıtıyor bizim dinimizi. Bunu yapanlar mı doğru yapıyor, yoksa "Böyle durumlarda namazlar cem edilmelidir" diyen Yaşar Nuri mi doğru söylüyor?
Ben bir İmam-Hatip ve Yüksek İslam Enstitüsü mezunu, yirmi bir yıllık bu Din'in öğretmenliğini yapan kişi olarak, daha dün İslam'a dönen Münib Engin Noyan'ın arı, duru, berrak, saf İslam anlayışına hayranım. Demek ki öyle bir "dindar" olabilmek için bunca okumak, bunca vaaz dinlemek, bunca çaba harcamak boşunaymış. Kafalarımız allak-bullak edilmiş. Artık yeniden Din'e dönmek, onu yeniden anlamak durumundayız. Müslüman olan birisinin hemen adını değiştirerek Arapça bir isim alması gerekir miydi gerçekten? Selam sadece "Esselamu aleyküm" şeklinde mi olmalıydı? Selamdan maksat bir ilk iletişim kurmaksa günaydın, gutmorning, bonjur, kudindah demek, el kaldırmak, baş eğmek, hoş yapmak neden selam sayılmasın ki? Din gerçekten söylenegelindiği gibi hayatımızı bu ölçüde kayıt altına alır mı? "Mubah" kavramını nasıl anlamalıyız?
Aslında dinin karıştığı konular son derece sınırlıdır. Dini açıdan en geniş alan mubah alanıdır. O da, "yapılması ya da yapılmamasında günah ya da sevap olmayan davranışlardır". Yani özgür alan, serbest alan. İşte "mubah" kavramına girebilecek davranışları Dinî kapsama alırsanız, o gavur âdeti, bu gavura benzemek, şu küfür düzeni, bu şirk bilmem neyi, diye nerdeyse bütün güzellikleri, müziği, sinemayı, tiyatroyu, romanı, hikayeyi, fotoğrafı, heykeli, selamı-sabahı, yaş gününü, öğretmenler gününü, anneler-babalar gününü vs. hep şaibeli hale getirirsiniz. Böyle bir söylem ortamında yetişen çocuklar elbette ki hiç bir kadirşinaslık, nezaket, incelik davranışını sergileyemezler.
Sevgili Hocam, bir hastaya, bir mezara, bir cenazeye, bir sevgiliye çiçek götürme davranışıyla hep matrak geçilmedi mi camilerde, vaaz kürsülerinde? Çiçeğe-böceğe, kuzuya-kuşa, dağa-taşa sevgiyi yeşertecek Din adına ne yapıldı bu âlemde?"
Cevabın cevabı
Hayri Bostan'a, ben de bu konudaki temel görüşlerimi ifade eden bir mektup yazdım. Sizinle paylaşmak istiyorum. Belki bu görüşler daha geniş çevrelerde tartışılarak bir özeleştiri imkânı oluşur:
Sosyal, siyasî ve dinî hayatla ilgili yazdıklarını okudum, işte yıllardan beri size ve dinî cemaatler elinde dünyadan kopan gençliğimize anlatmak istediğimiz bu: Her şeyin kriteri kendi değerleriyle ortaya çıkar. Körün değneğini bellediği gibi her durumda selamünaleyküm denmez. Âfiyet olsun, abdestin hayrını gör, günaydın gibi sözlerin hepsi selam anlamına gelir. Ben bunları günlük hayatımız içinde, Kayseri şehir kültürüyle öğrendim. Dedelerimden, komşulardan ve bayram ziyaretlerinden pek çok şey öğreniyorduk. Yurtdışında da böyle anlattım. Çünkü Pakistanlılar da hep bizimkiler gibiydi...
Bursa ve İzmit'te müftülük yapan ve Yaşar Nuri'den önce şov yapmadan bid'atlerle uğraşan Abdullah Saraçoğlu, evimizin yakınındaki tarihi Gülük Camii'nin fahri vaizi idi. Müftü yardımcısı olarak görev yapmasına rağmen, cami cemaatinden biriydi. Onu daha sonra kültür dernekleriyle Büyük Doğu Fikir Kulübü'nde tanıdık. Tabii dinimiz kadar Üstadı ve dâva şuurunu da pek çok şeyle birlikte ondan öğrendik. Fakat sabah namazlarından sonra Elifba ile Namaz surelerini okumak için dersine gittiğimiz köylü kökenli cami hocasından hiçbir şey öğrenemedik. Abdullah Saraçoğlu Bursa'ya tayin edilince, köylü imamımız, Sanat Tarihi kitaplarında üstünde çok durulan caminin türkuvaz çini mihrabını yıktırıp beyaz mermerden yaptırmaya kalkışmış da yarısı yıkıldıktan sonra Vakıflar haberdar olup durdurabilmişler... Şimdi bu cami mihrabının yarısı türkuvaz çini, yarısı da beyaz mermer olarak duruyor...
Sanıyorum bu anlattıklarım, yaşadığımız dinî cehaletin boyutlarını ortaya koyabilecek bir örnek.
Prof. İlber Ortaylı diyor ki, din eğitimi ile din hizmetini köylülere bırakmış bizden başka hiçbir medenî millet yoktur... Senin şikâyetlerinin temelinde, dindar şehirlinin paraya ve dünya malına koşması, fakir köylünün de yapacak iş bulamadığı için din hizmetiyle din eğitimine musallat olması problemi var. Şehirde köylü telâkkisiyle dolaşan din görevlileri, her şeyi köylü mantığı içinde ifade ediyor. Bu hızlı göç dalgası durdurulamaz da köylüleri yaşadıkları şehrin kültürüyle kaynaştırmak mümkün olmazsa, siyasetin her şey gibi görülmesi önlenemez ve bedavacılık da ortadan kaldırılamaz. Böylece ne yapılırsa yapılsın, yozlaşma kötü bir şekilde yaygınlık kazanır, laiklik de kendiliğinden yaygınlaşır.
Evet, iki ayrı nesilden iki meslektaşın, öğretmen-öğrenci olarak hayatımıza bakışı bu...
Bunların tartışılması ve yaşadığımız hayatın içinde ortaya çıkan problemlerin çözümü iyi niyetli bir tarzda çözümlenmeye çalışılmazsa, bizden sonraki nesiller de bu meselelerle uğraşmak zorunda kalırlar. Bu konularla yeterince ilgilenmeyen insanların kültürel ve sosyal ilgileri, hatta siyasi faaliyetleri başarısız olur. Çünkü kimse kendinden daha yetersiz bir topluluktan din öğrenmek istemez elbette. O yüzden her peygamber, kendi devrinin ilim, sanat ve kültür seviyesi üstünde bir tebliğ sunmuşlardır. Kimse helâl ve haram ölçüleri bir tarafa bırakılırsa, kendi bilgi ve becerilerini yok sayarak yaşayamaz.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




