Aynaya bakmak önemlidir. Hatta kültürümüzde gerekli de kılınmıştır. Ne var ki çok fazla aynaya bakmanın bir hastalık olduğu, her şeyi pek bilen psikologlarca ifade edilir.
Psikologları bilmem ama toplumda öyle insanlar vardır ki yaşı başı kaç olursa olsun, onlar çocuk gibidirler. Bir çocuk safiyetinin arı ve duruluğunu yaşarlar. Aynaya baktıklarında hep iyimserdirler. Saflıkları bazen şapka çıkartacak, hatta insanı kızdıracak denli ileri düzeydedir. Hatta bazen inanamaz ve bir insan bu denli saf olabilir mi, diye kendi kendinize söylenirsiniz. Ama o denli saf olduğunu da çok iyi bilirsiniz.
Safiyeti içeren, fitne fücur bilmeyen bu kişilerden alimallah zarar gelmez. Tam tersine onlar istismar edilerek zarar görürler. Buna karşın yine bildik minvalde devam ederler. Bazen de kimilerince "safdillik" ve "enayilik" olarak görülen bu durum alıştan kurtulmak için çabalasalar da mümkün olmaz. Onları neredeyse bir çocuk bile aldatabilir. Çünkü her söylenenin doğru olduğuna meyillidirler. Yalan nedir bilmezler.
Bu insanlar aynı zamanda karakterlerindeki saflıklarından dolayı kraldan fazla kralcı geçinirler. Dünya aynasına baktıklarında herkesi de kendileri gibi saf bilip gördüklerinden "kralcı" olmaları olağandır doğrusu. Çünkü sürekli olarak doğruluktan, dürüstlükten yana tavır alırlar. Herkesin sustuğu yerde onlar konuşurlar. Ketumluk nedir bilmezler. Her şeyleri dillerindedir. İçleri dışları birdir. Bazen bu insanların, bu çağda yaşayıp yaşamadıklarına şaşırıp kalırsınız.
Bu insanların burnu yere sürtüldükçe kimi zaman feryad figan etseler de mayalarındaki saflıklarından dolayı çok geçmeden yine aynı minvaldeki su katılmamış saflıklarını kuşanıp sürekli birilerini empoze edip, reklâmını yapar, bununla da yetinmeyip onlar için serenad yaparlar. Karşılarındaki insan yeri ve sırası gelince kendileri hakkında kıllarını kıpırdatmayıp suskunluğa gömülse de yine acziyetten kaynaklanan bir saflıkla bildik minval üzere tavır alışlarını sürdürürler.
Geçenlerde zoraki katıldığım bir sohbet toplantısında konu insan psikolojisinden açılıp, insanlar kategorileştirilirken bahis saflıkta düğümlenmesin mi? İşte o zaman aynaya bakmak gündeme geldi. Aynaya bakmanın faziletleri tek tek anlatıldı. Aynada insanın kendini nasıl görmek istediyse o şekilde gördüğü mevzu edildi. Aynaya bakarken algılamanın önemine değinildi.
Böyle bir demde ketumluğa prim dahi verildi. Neymiş efendim, başarılı olmanın yolu ketumluktan geçiyormuş... Ketumluk insanı diğer insanların gözünde muammalı kılıp daha fazla cezbedermiş... Bilgeler de böyle söylemişmiş... İnsan konuştukça deşifre olurmuş. Bu sebeple az konuşup, ketum olmak pek faideli bir kuralmış. Kültürümüzde de "az konuşmak, az yemek" üzerine pek çok önemli deyiş varmış. O yüzden saflık prim yapmazmış...
Bu söylenenlerden gına getirip, artık yeter, deyip açtım ağzımı yumdum gözümü. Modern yüzsüzler mi, dersiniz, kokuşmuşluk mu, yozlaşma mı, ahlâkı tahribat, ödünç düşünce... Kısacası, eleştiri düzleminde verdim veriştirdim. Saflığın arılığından, duruluğundan ve güzelliğinden bahsettim.
Bunun üzerine saflığın zararlı olduğunu söyleyen dostumuz, hangi dünyada yaşadığımdan söz edip, "sizin gibiler safları bile geride bıraktırır," demesin mi?
Ben yine alı al moru mor içinde söylediklerimin doğruluğuna dair epey bir ahkâm kestim.
Aslında kendimce tartışmayı iyi götürüyordum. Söylediklerimde haklıydım. Fakat çok geçmeden kelli felli adamlar, "sus" dercesine işe karışmasınlar mı? Sözü bu adamı niye davet ettiniz demeye bile getirmesinler mi? Sustum kaldım. O zaman da Nuri Pakdil ustanın yapıtına ad olarak verdiği "Sükût Suretinde" eylemini bir tavır olarak yeğleyip söylenenleri yarım ağız olmasa da yarım kulak dinlemeye çalıştım.
Makam zırhıyla gerinen dostumuz: "İnsanlara mesafeli davranacaksınız. Yüz göz olmayacaksınız. İnsanlara hak ettikleri şekilde davranacaksınız. Unutmayın, insanları ezerseniz daha değerli olursunuz. Değer verirseniz, kıymetiniz azalır. Ben bu konuda deneyimli biri olarak konuşuyorum. Sonra dışımızdaki insanlara da değer vermeli, onlara ne kadar müsamahalı ve hoş görülü olduğumuzu ispatlamalıyız. Davamızın ilerlemesi için bu çok önemli. Bu ilişkiler onları etkileyip nötrleştirebilir. Dava adına tavır ve tutumlarımız iltifatkâr olmalıdır."
O konuştukça ben "Ya Sabır" çekiyordum, ama nafile. Diğer insanlara baktım. Hepsi bütün dikkatlerini vermiş dinliyor, hak verircesine başlarını kaldırıp indiriyorlar...
Artık sustukça susuyor, söylenenleri dahi anlamıyordum. Öfkem giderek tepeleri aşıp dağ dağ oluyor, öfke dağdağası içinde ha bire kıvranıyordum.
Tekrar dikkatimi yönelttiğimde dava adamlığından bahsediliyordu. "Davamız çok önemli diyordu. Ben makam mevkii kendim için istemiyorum, sizler için istiyorum. Ben hiçbir makama kendi isteğimle gelmedim. Ben istemediğim halde zorla getirdiler..."
"Molla Sıratlığın" zamanı gelmişti. Makam için, mevki için yaptığı dalkavuklukları sıraladım.
Ortalıkta buz gibi soğuk rüzgâr esti. Kendini Ağrı Dağının tepesinde sanan dostumuz yutkundu, alı al moru mor oldu... Tek kelime söyleyemedi... İşte o demde sohbet toplantısından itirazlar yükseldi. Kimseye "toparlanın gidiyoruz" demeden toparlanıp ayrıldım.
Ertesi günü hadiseyi, çok sevdiğim ve güvendiğim bir dostuma anlattım. Güldü, sen bu kafayla gidersen, dedi... Becerebildiğin yalnızca "Donkişotluk". Bu da ucuzculuk olmuyor mu? diye sordu. Bırak adam biraz caka satsın... Sana mı düştü... Gidip efendi, efendi otursaydın ya... Yine mi idealizm, dedi...
İtiraz ettim, olmadı. Ben almayayım, bu laflara karnım tok. İyi halt etmişsin, dedi...
Size gelince, bu anlattıklarımı hayali bir senaryo, farz edin. Olay Rusya'da geçiyor.
Hani Rusya'da aydınlar konuşurken bir yazarın romanı konu edilmiş. Orada bulunan devlet adamı, kitabı ben de okudum demiş. Merak saikıyla hemen sormuşlar, Efendim kitapta ne anlatılıyordu, diye. Devlet adamı üç kelime de kitabı özetlemiş:
Olay Rusya'da geçiyordu.
Bizim anlattıklarımız da Rusya'da geçiyor...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



