Ne aristokrasiyi sever, ne de baskıyı. Sahici emekçidir. Üniversite mezunu bir işçidir. Taşralıdır. Sezai Karakoç'un beldesinden ses verir. Sesini "Üstad"ın sesine eklemiştir. Aynı geleneğin takipçisidir.
Öyleyse, niçin sevsin aristokrasiyi ve de baskıyı? Bırakın sevmeyi, nefret etmesi gerekmektedir. Fakat hayır, o, bu iki 'sevimsiz' kelimeyi, bir kitabın adında 'sempatik' bir niteliğe dönüştürüyor: Renklerin Aristokrat Baskısı...
O, yani bizim "Yoldaş"! Bedran Yoldaş. Şair ve hikâyeci. Şimdilerde daha çok hikâyeci, çünkü, bir hikâye kitabıyla merhaba dedi bizlere...
Bugüne kadar Lika, Berceste, Gezgin, Kardelen, Mavi Yeşil, Yedi İklim, Beyaz Gemi, Aşkın E Hali ve Bir Nokta dergilerinde şiir ve hikâyeler yawyınladı. Milli Gazete'de tanıtım yazıları yer aldı. Renklerin Aristokrat Baskısı ile bir bakıma bu yayın serüvenini pekiştirdi.
Bedran Yoldaş'ın kitabı İstanbul Yayınları (Bir Nokta Kitaplığı)'nca basılmış. Son zamanlarda dikkatleri hayli üzerine çeken bu yayınevi, Renklerin Aristokrat Baskısı'yla, bize iyi hikâyenin örneklerini deyim yerindeyse ikram etmiş.
Niçin böyle diyorum, şimdi bunları izah edeceğim:
Yukarıda demiştim, bu yazar edebiyatın iki türüne büyük ağırlık veriyor. Şiir ve hikâye. Renklerin Aristokrat Baskısı'nda bunun tür olarak ayrı gayrılığını değil, birlikteliğini görüyoruz. Bedran Yoldaş, hikâyelerinde şairaneliğinden esintiler yansıtıyor sık sık. Duygudan, melankoliden bahsetmiyorum; bunların yanı sıra söz sanatlarından, sözgelimi teşbihten, istiareden, mübalağadan, sehl-i mümtenîden... Sonuncusunu, yani sözü kolaylıkla söyleyebilme sanatını özellikle hikâyelerin ilk cümlelerinde, serim bölümlerinde görüyoruz. Metne girişteki bu kolaylık, doğal olarak okuyucu sarıp sarmalamaya yetiyor...
İzaha devam ediyorum. Bedran Yoldaş'ın metinlerinde hikâye türlerinin keskin ayrılıklarından değil, yoğun birleşimlerinden bahsedilebilir. Klasik olay hikâyeciliği ile durum kesit öykücülüğünü harmanlamış bir yazar Yoldaş. Bu, onun gelenekle modern olanı harmanlayacak derecede araştırıcı olduğuna delalettir dememiz için yeter bir niteliktir.
Hikâyelerindeki bu yapı, konularıyla da ilgili midir Bedran'ın? Öyledir. Anlatılanların kimisi içe dönük ben-öyküyken bir kısmı da dışa, üçüncü şahısların serüvenlerine aittir. Bu çeşitlilik arasında, sözgelimi, "ruhu alabora" olmuş, "yokluk ile varlık arasında asılı" kalmış "ağır depresyonlara" yakalanmış olanlarla, "insan hakları"nı, "Kopenhag kriterleri"ni sorgulayanların çarpıcı hayat mücadelelerini okuyabiliyoruz.
Aynı çeşitlilik hikâyelerin hayat bulduğu mekân aralığında da söz konusudur. Düzeltiyorum, aralık değil, genişlik. Diyarbakır'ın Bağlar semtinde yaşanan bir dış çatışma ile, İstanbul'da, Üsküdar-Eminönü feribotunda vuku bulan bir iç çatışma, bizi bulunduğumuz ortamdan alıp götürmeye yeter...
Renklerin Aristokrat Baskısı'nda 26 (yirmialtı) hikâye var. Seçiyorum, işte bazı hikâye isimleri: Karanlık Kuyu, Korkunun Temdit Zamanı, Ruhani Doktorlar, Karanlığın Bodur Sesi, Kitap Gibi Adam, Sinirin Psikoz Efendisi, Ruh Üşümesi, Başkasının Ölümü, Bilye, Tren, Platonik Bir Aşk Hikayesi, Hayat Yasak Beton Yığınlarında...
Sıra Bedran Yoldaş'ın hikâyelerinden 'tadımlık' bir metin sunmaya geldi. "Sessizlik" adlı hikâyeden aktarıyorum:
"Kendimi son bir gayretle dışarı attım. Attım mı yuvarladım mı bilemiyorum. Bir anda oluvermişti.
Yoğun bir sis her tarafa çökmüştü. Ağaçlar birer siluet gibi görünüyorlardı. İnsanlar bu sis bulutunda kaybolmuşlardı. Kötü bir şeyler olmuştu, oluyordu, olacaktı. Bunu seziyordum. Adımlarım beni taşımakta zorluk çekse de yürümeye çalışıyordum.
Evler birer karartı halinde görünüyorlardı. Bir canlılık alameti yoktu ortalıkta. Ne bir kıpırtı, ne bir ses... Çocuklar oyun oynamıyorlardı. Ne birdirbir oynayan çocukların sesi ne de bilye oynayan çocukların hırçınlığı: Hangi baş diye bağırtıları. Ne köye gelen satıcının metalik sese dönüşen sesi, çığırtkanlığı, ne de yaşlıların koyulaşan berberoşk /güneşlenme sohbetleri. (...)
Köylere gelen dengbejler akşamları misafir kaldıkları hanede köyün nerdeyse tüm erkeklerini de aynı haneye toplardı. Yaşlı, genç, hatta çocuklar bile dengbejin meclisinde yerini almak için erkenden kaldığı eve damlarlardı. Tabii ki bu odada oturmanın da edep ve erkânı vardı. En üst köşeye dengbej, etrafına ileri gelenler ve diğerleri büyüklük sırasına göre dizilirlerdi. Oda genelde ince uzun bir şekilde inşa edilirdi köylerde. En sonda ayakkabılar için ayrılan şekal (ayakkabılık) yer alırdı. (...)
Dengbejler: Hazin bir türkü tutturur, bazen bir hikâye anlatır, kimi zaman da fıkra anlatır, ahalinin eğlenmesini sağlarlardı."
Bu 'tadımlık' metinden sonra şunu söylemem daha kolay olacak: Bedran Yoldaş, edebiyatımızda "dengbej" geleneğini sürdürüyor, o geleneğin izlerini bugüne aktarıyor. Bu aktarımdan nasip umanlara tavsiyemiz, Renklerin Aristokrat Baskısı'na ulaşmaları olacaktır... (0 212 216 51 44)


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



