Osman Yüksel Serdengeçti, Bediüzzaman Said Nursi ile ilgili bir rüya görür. Anlamlı ve güzel bir rüyadır bu. Rüyadan sonra Serdengeçti Dergisi'nde "Said Nursî ve Talebeleri" başlıklı yazıyı kaleme alır. Yazının ilk paragrafı şöyledir:
"Bahtiyar, bir ihtiyar var: Etrafı sekiz yaşından seksen yaşına kadar bütün nesiller tarafından sarılmış. Yaşlar ayrı, başlar ayrı, işler ayrı... Fakat bu ayrılıkta gayrılık yok!... Hepsi bir şeye inanmış... Allah'a!.. Âlemlerin Rabbi olan Allah'a... Onun ulu Peygamberine... Onun büyük kitabına..."
Daha sonra Bediüzzaman Said Nursî'yi ziyaret etmek için yola çıkar. Gerisini ondan dinleyelim:
"İstanbul'a gittim. Aradım, sordum Fatih'te Reşadiye Oteli'nde kalıyormuş... Yanımda Teknik Üniversite'den çok sevdiğim genç bir arkadaşım vardı. Duydum ki Hazret, ikindiden sonra kimseyi kabul etmiyormuş.
"Aksi gibi, vakit gecikmişti. Fakat muhakkak görmeliydim. Reşadiye Oteli'ni buluyorum. Otelin katibine soruyorum.
"Üst katta 29 numaralı odada. Kabul ederse buyurun."
"İçimden ederlerse etsinler, etmezlerse etmesinler. Onun kapısına kadar varmak bile benim için güzel bir şey." diyorum.
"Merdivenleri heyecanla çıkıyorum. İşte 29 numaralı odanın kapısındayız... Kapıda, kendisine hizmet eden arkadaşlardan birkaçına rastladım. Onları Ankara'dan tanıyorum. Kendilerine:
"Bu saatte Üstad'ın kimseyi kabul etmediklerini biliyorum. Acaba ne zaman ziyaret edebiliriz?" dedim.
"Evet, dediler. "İkindiden sonra kimseyi içeriye almıyorlar. Ama sizi herhalde kabul ederler. Bir soralım...
"Buyurun, dediler. İçeriye girdik. Beni görünce:
"Sen Serdengeçti Osman?"
"Evet" dedim.
"O yazıları yazan, sen?
"Evet..."
"Ellerinden öptük. Bize işaret etti:
"Oturun!"
Oturduk. Kendileri yatağın içindelerdi.
"Sağında solunda kâğıtlar dağılmıştı. Bazı eserlerini tashih ediyordu.
"İlk heyecanım yatıştıktan sonra Üstad'a iyice baktım.
"Rüyamda gördüğüm, başı göklere değen zât, bu zâttı. Kıyafete varıncaya kadar aynısı ve tıpkısı...
"Hayret!, diyordum.
"Bin an durakladıktan sonra, Üstad bize karşı tekrar döndüler.
"Ben eskiden biliyorum. Emirdağ'da iken, mecmuanı getirdiler. Allah ve din yolunda her şeyimden vaz geçtim, başımı bu yola koydum, demişsin. Aferin aferin, maşallah maşallah... Daha çok da genç... Bir oğlum olsaydı, adını Serdengeçti kordum", dediler.
"Sonra etrafındakilere hitap ederek:
"Bu benim oğlum... Oğlum olsaydı, böyle yetiştirirdim," iltifatında bulundular.
"Orada bir kitap varmış. O kitapta yan yana iki resim var. Bana gösterdiler...
"İşte şu, benim biraderzâdem Abdurrahman... O benim oğlumdu, öldü... Şimdi sensin..."
"Fotoğraflara bakıyorum. Bir tanesi kendilerinin gençlik resimleriydi, diğeri biraderzâdesi... Ben heyecandan nefes alamayacak hâle gelmiştim. Talebeleri karşısında diz çökmüş, oturuyorlardı. Odada soba yanıyordu.
"Bana mecmuanın kapatılıp kapatılmadığını sordular.
"Hayır, kapatılmadı, inşallah çıkacak. Dua edin efendim" dedim.
"Mecmuanda şahıslara dokunma. Onların gurur ve enaniyet damarlarına basma. Zarar gelir..." dediler. Sonra da parmaklarını birleştirip, "Bu davanın yolcuları birleşiniz, ayrılmayınız" dediler.
Artık daha fazla kalamazdık. Müsaadelerini istedik. Ellerini öptük.
"O da boynuma sarıldı, alnımdan, yüzümden, gözümden öptü, bana dualar etti.
"Yeniden dünyaya gelmiş gibi, basübadelmevt (ölümden sonra dirilişe) ermiş gibi, bir başka hâl içinde, huzur içinde huzurundan ayrıldık."
Bu ziyaretten sonra Osman Yüksel Serdengeçti, bir başka Üstad'ı, Üstad Hasan Basri Çantay'ı ziyaret eder. Osman Yüksel, Üstad Said Nursî'yi ziyareti anlatır. Ancak bir hususta Hasan Basri Çantay'ın fikrini merak etmektedir:
"Bediüzzaman Hazretleri bana, "Şahsiyet yapma, şahıslara dokunma." dedi. Sizce de, bana zarar gelecek diye, onların gururlarını kıracak gerçekleri yazmamalı mıyım?
Çantay Hoca:
"Bediüzzaman çok doğru söylemiş", der. "Hata, hakikat de olsa, gurura, enaniyete dokunmayacaksın. Seviyesi yüksek insanlar, insanlarla değil, fikirlerle uğraşırlar. Üstelik şahsiyetini rencide ettiğin adama, hangi hakikati kabul ettirebilirsin ki?
Sonra da bu hususu açıklamak için şu misali anlatır:
"Bizim Balıkesir'in köylerinde, mahsulü yaban domuzlarından korumak için ava çıkılır. Tabiî bu iş epey külfetli ve zordur. Bu sebeple köyler arasında iş bölümü yapılmıştır. Bir kısmı tüfeklerin bakımı ve korunması ile görevlidir. Bir kısmı, domuz için özel domdom kurşunu üretir. Bir kısmı av tazılarından sorumludur... Vakti gelip domuz avına çıkılınca da, domdom kurşununu sadece yaban domuzuna atma mecburiyeti vardır. Ava en çok meraklı olan kişilerde bile, önlerine çıkan tavşana, kekliğe domdom kurşununu atamazlar. Eğer av merakı ağır basar da kuralı çiğneyen olursa, o kişi cezalandırılır. Çünkü o güçlü kurşun, sadece domuz için kullanılmak üzere imal edilmiştir, diğer hayvanları paramparça etmek için değil... Osman'ım, sen de bazen bizim tavşanlarımıza domdom kurşunu atıyorsun. Olmuyor... Bediüzzaman, sana bu hususu söylemiş kısaca ve kibarca..." *
* Vehbi Vakkasoğlu, Başkasının Günahına Ağlayan Adam, Nesil Yayınları, İstanbul 2005, s. 199- 208.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



