Japonya'da herhangi bir bürokrat ya da siyasetçi bir yolsuzluğa, hırsızlığa, ihmale adı karıştığında istifa eder, görevinden çekilir. Hatta birkaç yıl evvel medyaya da yansıdığı gibi harakiri yapanlarına da rastlanılmıştır. Adam istifa ile kalmaz namus ve şeref duygusuyla canına kıyar. Toplumun önüne nasıl çıkacağım deyip hayatına son verir.
Kimi Avrupa ülkelerinde de böyledir. Bırakalım bizzat suçun içinde olmayı, belki suçsuz olduğu halde ya da olayda sadece ihmali olduğu halde erdemli davranarak istifa edenler vardır. Bunu ister toplumsal baskı, ister kişisel vicdani duyarlılık, isterse kanuni gerekçelerle isimlendirin neticede gelişmiş birçok ülkede, kamu yönetiminde ve siyasette istifa geleneği oluşmuştur. Bu, o ülkelerde yolsuzluk, hırsızlık, ihmalkârlık gibi durumlar olmuyor anlamına gelmez. Elbette az da olsa oluyor ama kendisini sorumlu addedenler isimlerinin kirleneceğini düşünerek istifa ediyorlar.
Peki, bizde durum nedir? Gerçeği söylemek gerekirse içler acısıdır. Bizde adı yolsuzluğa, şaibeye, suça karışmış siyasetçiler, bürokratlar bırakalım istifa etmeyi koltuklarına sıkı sıkı yapışarak görevlerinden ayrılmak istemezler. Bu ülke yüce divana çıkarılan, değişik suçlardan ve gayr-i ahlaki tutumlardan yargılanan ama utanmadan elini kolunu sallayarak ortalıklarda dolanan siyasetçi ve bürokratlarla doludur.
Bizde kimi siyasetçiler o kadar haris ve yüzsüzdürler ki defalarca sandıkta kaybetmelerine, bütün popülaritelerini yitirmelerine rağmen iktidar ve güç için hala didinip dururlar. Kimi bürokratlar sorumluluk makamında oldukları halde kendi görev alanlarında oluşan büyük çaplı olaylar yüzünden bırakalım istifa etmeyi yüzsüzce kameralar önüne geçerek tuhaf açıklamalar yaparlar.
Ama bir türlü hatalarını kabul edip "evet ben hata ettim, kurumuma sahip çıkamadım, ben bizzat suç işlemediysem de emrim altındakilerin ihmali ve suçu beni de bağlar" deyip gereğini bir türlü yapamazlar.
Bunun değişik sebepleri vardır. Bir defa bizde kamu ahlakı, kamu yönetiminde etik anlayışı çok gelişkin değildir. İkincisi hangi kademede olursa olsun bir koltuğu işgal edenler nedense sorumluluk duygusuna sahip değildirler. Elindeki bütün kaynaklar dolayısıyla hesap vermek durumunda olanlar nedense buna pek yanaşmazlar. Üçüncüsü siyasal iktidarların getirdiği adamlarla önceden atanmış adamlar arasında görünen-görünmeyen kavgalar vardır. İktidarın göreve taşıdığı adamlar postu deldirmemek, cümle aleme rezil olmamak, iktidarı eleştiri oklarına maruz bırakmamak adına, karşı taraf da bazen sırf iktidardakilere gıcıklık olsun diye ya da ideolojik sebeplerle ideal etik davranışlarda bulunamazlar.
Trenler devrilir, insanlar ölür kimsenin umurunda değildir. Sorumluluk makamında olanlar evet burada bizim de ihmalimiz var deyip kendiliklerinden çekilmezler. Bir bölgede güvenlik zafiyeti oluşur, görevi ihmal nedeniyle canlar telef olur, istifa kimsenin aklına gelmez. Bir yerlerde milletin malı telef edilir, kamu malı yağmalanır kimse sesini çıkarmadığı gibi yine sorumluluk makamını işgal edenler nedense hiç istifa etmeyi düşünmezler.
Kimi kamu idarelerinde vurgun, soygun ayyuka çıkar kimse istifa etmeyi aklının ucundan geçirmez. Bu ülke böyle işte, yüzsüzler, arsızlar ülkesi. Oysa makamlar, koltuklar gelip geçicidir, kimseye baki değildir. Başarısızlık da başarı da hayatın doğal akışında bulunan şeylerdir. Başarısız olabilirsiniz. Ama başarısızlığınızı örtbas ederek o koltuklara yapışıp kalırsanız emriniz altındakilerin bir süre sonra kurumunuza ve size verecekleri zarar, topluma verecekleri zarar tahmin edilemeyecek maliyetlere ulaşır.
"Benim ne suçum var canım" demekle olmaz. "Olayda benim de ihmalim de var mı?" demek gerekir. Eğer suç işleyen, görevini kötüye kullanan ya da görevini ihmal eden insanlar sizin emriniz altındaysa o vakit şunu kendinize sormak durumundasınız: Acaba personelime yeteri kadar eğitim veremedim mi ya da verdiremedim mi? Acaba motivasyonları mı düştü? Acaba yönetimde adaleti sağlayamadım mı? Acaba elimde bulunan imkân ve imtiyazları adil kullanmadım mı? Acaba emrim altındakilere sahip çıkmadım mı?
Herkes bulunduğu makamda yetkili ve imtiyazlı ama hiç kimse sorumluluk sahibi değil. Türk bürokrasisi kişilere sorumluluk bilinci yükleyemiyor. Elde edilen başarıysa eğer herkes başına üşüşüyor ama kötü günde ve başarısızlıkta ya da külfeti paylaşmaya gelince herkes sırra kadem basıyor. Oysa bizim geleneğimizde "Kenar-ı Dicle'de bir kurt kapsa koyunu, adli ilahi Ömer'den sorar onu" ilkesi esas düsturdur. Vesselam.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



