Tam bir Makyavelist yaklaşım hâkim Türk siyasetine. Kazanamayacağınız yerlerde işadamlarını, aşiret ağalarını aday yapmak işin en kolay tarafıdır. Malum, yerlerde sürünen itibarınızı tutup kaldırmak için makarnaya, bulgura ve kömüre ihtiyacınız var. Bütün bunlar da belli bir finansman ihtiyacı doğuracaktır haliyle... Kafasını ve gönlünü ikna edemediğiniz insanları midesinden yakalamaya çalışırsınız. Böylesi bir yarış çok da centilmence olmayan bir yarıştır. Daha Türkçe bir ifadeyle bu, düpedüz belden aşağı vurmaktır. Düello yerine pusu kurmayı adet edinen bir kültürde de bundan başkası beklenemez.
Son dönem Türkiye manzarasını açıklarken Olcay Yazıcı, "küstah ve cahil bir sermaye" ile yüz yüze kaldığımızı söyler. Ne dediğine ve ne yapmak istediğine bir türlü anlam veremediğimiz bu sonradan görme sermaye, önceleri "köylüyüm emme para bende" diyordu, şimdilerde ise ''mühür bende Süleyman ben'' demeye hazırlanıyor. Bu durumsa, her gün tuğla gibi kitapların ortasında fikir boğuşmaları yapan aydınların suratına çarpıp çarpıp durmaktadır. Akademisyenler, yazarlar, fifir adamları adeta 'sizin aklınız almaz, paranız da yok, sizi hesaba katan da yok' dercesine bir aşağılanma ile muhatap olmaktadır. Ufuksuz, derinliksiz pejmürde ve ne sığ bir idrak bu... Açıkçası okumayı düşünmeyi, kaliteyi ve estetiği anlamsızlaştıran bir olgu bu...
Halkımızı, Şener Şen'in ağa filmlerinde "bulgur vereceğim, et vereceğim" diye kandırdığı marabalara benzetip; aklımızca hükümler çıkarıyoruz. Ne acınası bir hal bu ülkemiz ve milletimiz adına... Bu, bir halkı açlıkla terbiye etmeye kalkışmaktır.
Projeler değil adeta kumanyalar savaşıyor. Fikirlerin yerine sloganlar birbirinin boğazına yapışmış. Reklam ajansları, etki ajanları, kalabalık lafın adresi kanaat önderleriyle birlikte çirkin bir psikolojik savaş yürütülüyor. Herkes her kafadan bir ses çıkarıyor. Bütün kirli yanları boyalarla kapatılmış bir pastadan herkes bir pay kapma telaşında... Oysa benim gönlümden geçen bu değildi. Herkese kalitesine göre, projesine göre, hak ettiğine göre eşit imkânlar sunulmalıydı. Ve centilmence bir rekabetin sonunda eşya kendi yerine oturmalıydı. Böyle olmadı, olmuyor ve olmayacak gibi. Bu eşitsiz yarış karşısında hepimizin bir 'varlık ispatına' ihtiyacı var. "Ben varım ve buradayım, beni hesaba katmadan kapalı kapılar ardında yapacağınız hesapları yüzünüze çarpacak bir iradeye sahibim" diyebilmeliyiz. Daha iyi bir yaşam, daha iyi bir gelecek için insan onurunu parlatan ve şahsiyeti baş tacı eden bir anlayışa olan ihtiyacımız bana göre ekmekten sudan daha az değil.
Burada ilkeleri konuşuyorum. Siyasete neyin rengini verdiği ilkesel anlamda çok önemlidir. Neleri öne aldığınız gelecek için yapacağınız tercihleri de belirler. Paranın ve mafyatik ilişkilerin yön verdiği bir siyasette de "insan" unsuru ikinci plana atılmaya mahkûmdur. Bir işadamını 'sadece parası var diye' öne çıkarmak, bize şu lafı söyleme hakkını doğal olarak veriyor. Birileri bu kantarın ayarıyla oynamış... Bizim kantarımız insanları böyle tartmazdı. Bu tür durumlarda önceleri 'delik büyük yama küçük' derdik, öyle bir hale geldik ki artık 'bu paçavra dikiş tutmaz' diyoruz. Bu yamalı bohçadan dörtbaşı mamur bir elbise bekleyenlere de sadece acıyoruz.
Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, her imparatorluk an gelir doğal sınırlarına dayanır ve 'rehavet' baş gösterir. Bu durum ister istemez böyle olacaktır. Doğal sınırlarına dayanan siyasi hareketlerde de rehavet ve kokuşmanın önüne geçmek mümkün değildir. Bu durum onları hareketsiz ve kımıldatılamaz bir hale düşürür ki tek çaresi; Eflatun'un bahsettiği 'at sineği' gibi uyarıcı sarsıcı dış etkilerdir, bir anlamda alternatif hareket alanları üretmektir.
Karanlığı yarıp insanımızı aydınlığa çıkarmak için de sadece işadamları ve ağalardan değil, özellikle kitaplardan, fikir, sanat ve estetik anlamda yol öncüsü olmuş insanlardan da onay almak zorundasınız. Kapalı kapılar ardından alacağınız onaylar, çözüm için hiçbir zaman yeterli olmayacaktır.
Herkesin bilmesi gereken bir gerçek var ki; doymak ve dolmak bir mide için çok farklı anlamlar ifade eder. Bu ülkede birileri karınlarını doyurmaya çalışırken, İsmet Özel'in ifadesiyle birileri karınlarını dolduruyor. Bu devranın böyle gitmeyeceği gerçeği, işi bilenlerin eteklerini de tutuşturuyor. Siyasette çok bilinen bir söz var: Hiç kimse vazgeçilmez değildir. Birileri gelir, birileri gider. Türkiye'nin pek çok yerinde birileri sessiz sessiz gidiyor.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




