Türkiye Cumhuriyeti tarihi, bir açılımlar tarihidir. Üzerinde açılımlar yapılan konuların yıllar sonra tekrar açılımlarla gündeme getirilme tarihidir. Hatta Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Osmanlı'nın açılımları üzerine kurulan bir devlettir. 3 Kasım 1839'da okunan Gülhane Hatt-ı Hümayunu, Tanzimat-ı Hayriye veya bilinen adıyla Tanzimat Fermanı, Osmanlı için hatırı sayılır derinlikte ilk büyük "açılım"dı. Bu açıdan "Demokratik Açılım" süreci, aslında günümüzden tam 171 yıl önce yaşanan bir tıkanmanın ileriye doğru koparılmasıyla oluşan, reformlarlarla da hıncı dindirilemeyen, gücü bir türlü kırılamayan bir dalganın Cumhuriyet rejimine doğru evrildikten, darbeler ve devrimlerle daha da bir hırçınlaştıktan sonra vardığı sahildir.
1856'da Islahat Fermanı, 1876'da Birinci Meşrutiyet, 1908'de İkinci Meşrutiyet, 1924'te Yeni Anayasa'nın kabulü, 1926'da Medeni Kanun ve Yeni Türk Ceza Kanu'nun kabulü, 1928'de anayasada yapılan hatırı sayılır değişiklikler, 1930'da Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın kuruluşu, 5'inin 1934'te, Laiklik'in ise 1937'de Anaysa'ya eklenmesi ile CHP'nin '6 Ok'unun kabulü, 1946'da çok partili sisteme geçiş, 1961 Anayasası'nın kabulü ve en son olarak da 1982 Anayasası, "açılım" sürecinin anahatları veya kırılma noktalarıdır. Sürecin ilginç yanı, her açılım sonrasında meselenin kesin bir biçimde artık çözüldüğüne dair iyimser bir düşüncenin ve inancın olmasıdır. Daha da ilginci, bütün bu kırılmaların kesin bir biçimde Batı'nın ya doğrudan ya da dolaylı dahli sonucunda olmasıdır. Hatta öyle ki, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün açılımın gündeme gelmesine çok az bir zaman kala, "Bu sorunu kendimiz çözmeliyiz. Biz çözmezsek başkaları çözer" şeklindeki sözü, bu tarihsel hafızadan besleniyor.
Konuşanlar ve yürüyenler
Türkiye görünürde, açılımlarla geçirilen yaklaşık iki yüz senelik tarihinde ilk defa bir "milli açılım projesi"ni ortaya koyuyor. Ancak bu projeyi anlayabilmek için mevcut sorunun tarihsel arka planının iyi irdelenmesi, dinamiklerinin, çıkış ve seyrinin iyi tahlil edilmesi gerekiyor. Bu proje, 1984'te PKK ile ilk çatışmanın başlamasından bu yana gelişen sürecin tıkanması sonrasında gündeme getirilmiş bir çözüm projesi değildir. Gelinen sürece PKK-Devlet, ya da Terör-TSK çatışmasının bir türlü sona erdirilememesi dolayısıyla artık kanın akmaması için zorunlu olarak ortaya atılmış projeler gözüyle bakarsak, asıl can alıcı noktaları kaçırmış oluruz. Öncesinde de belirttiğim gibi, bu süreç bundan tam 171 yıl önce başlamış bir tartışmanın görünen son dalgasıdır. Hatta rahatlıkla denilebilir ki, bu açılımın ya da açılımların ne Kürtler, ne Aleviler, ne de Ermenilerle bir ilgisi vardır. Konu sandığımızdan daha derin, daha komplike ve alttan işleyen daha büyük bir kavganın dışa vurumudur. Konu, Cumhuriyet'in bundan sonra nereye evrileceği, nasıl bir muhtevaya sahip olacağı, hatta Türkiye'nin bundan sonra nasıl bir ülke olacağı ile ilgili olarak taraflarca verilen bir kapışmanın üzerinden işlediği bir mücadele alanıdır. Kürtlerin, Ermenilerin ve Alevilerin burada ana aktörler olduğunu düşünmek bariz bir saflık olur. Bu kapışma ne Kürtlere kültürel hakların veilmesi, ne Alevilerin inanç özgürlüklerinin geniletilmesi ne de Ermenilerle var olan tarihsel problemin çözülmesine yöneliktir. Hiçbiri, evet bunlardan hiçbiri bu kapışmada ana aktör değildir. Ancak bu büyük çarpışmanın bazı görünür sorunlar üzerinden ilerlemesi gerekiyor ki bunun için bu üç unsur eşsiz fırsatlar sunuyor kavganın taraflarına.
Tarih boyunca böyle olmuştur, taraflar gerçek kavga nedenini doğrudan ortaya koymazlar. ABD Irak'ı işgal ettiğinde işgalin gerçek nedeninin ülkeyi bir diktatörden, dünyayı ise bir tehlikeden kurtarmak olduğunu söyledi. Kaçımız inandık? İsrail Gazze'yi yerle bir ederken Filistin tarafından fırlatılan "Kassam Füzeleri"ne karşı kendi vatandaşlarını koruma yükümlüğünü yerine getirdiğini ve meşru müdafaa hakkını kullandığını söyledi. İkna edici bir neden miydi? Çoğu zaman, kavganın gerçek nedeni ortaya yalın bir biçimde konulduğunda kavga anlamsızlaşır, taraflar meşruiyet ve motivasyonlarını kaybeder.
Bir dünya savaşına girmek mi istiyorsunuz? Öyleyse bir limanınızı Japon uçaklarına teslim edin. Dünya zenginlikleri iştahınızı kabartıyor ama bir nedeniniz mi olmalı? Öyleyse iki gökdeleninizi feda edin. Gözünüzü petrol yataklarına mı diktiniz? Öyleyse Saddam'ın günah defteri size eşsiz bir fırsat sunuyordur. Barışa hiçbir şekilde niyeti olmayan, kuzu kılığında kurt musunuz? Öyleyse el yapımı, bini bir adamı bile öldüremeyecek, handiyse çocukluğumuz bayramlarında patlatmaktan keyif aldığımız "kızkaçıran" roketlerinden birazcık hallice olan Kassamlar, size akıl almaz bir savaş için hatırı sayılır bir bahane sunuyordur.
Birinci Cumhuriyet'in sona ermesi ve İkinci Cumhuriyet'in de artık bir çıkmaza girmesi, sorunlarının ne sararan ne de patlayan bir yara haline gelmesi artık bir neşter darbesi mi gerektiriyor? Öyleyse birincinin ve ikincinin yaşattığı acılar, Üçüncü Cumhuriyet'e giden yolda inanılmaz bir meşruiyet zeminidir sizin için. Ama temel neden hiçbir zaman ne bir liman, ne gökdelenler, ne bir diktatör, ne Kassamlar, ne de acılar karşısında bir çözüm arayışıdır. Amerikalılar, "Money will talk, you will walk" derler. Para konuşacak, sen yürüyeceksin. Evet, biz şimdilik sadece yürüyeni görebiliyoruz, paranın konuştuğunu ise sonradan anlayacağız.
"Birinci Cumhuriyet" ve "Ulus Devlet" deneyimi
Bügünkü açılım projesinin asıl dinamiklerini görebilmek için Osmanlı'nın son dönemleri başta olmak üzere, 1923'te kurulan ve 1934-37'de yapılan eklemelerle son şeklini alan Birinci Cumhuriyet'in ana karakteristiğini, 27 Mayıs 1960 Darbesi'ni ve hemen ertesinde İkinci Cumhuriyet'in bir ilanı ve manifestosu olan 1961 Anayasası'nı, bu anayasanın üzerine inşa edildiği düşünsel altyapıyı ve Türkiye Cumhuriyeti'nin yeni kurucu ve koruyucu unsurları olarak inşa ettiği kurumların kapsamlı bir biçimde ele almak gerekiyor. Birinci Cumhuriyet'in anlaşılabilmesi için ise ulus inşasının, ulus devletlerin kapsamının, aydınlanmacı ve ilerlemeci tarih görüşünün iyi analiz edilmesi kaçınılmazdır.
Benedict Anderson, Imagined Communities (Hayali Cemaatler) adlı kitabında, ki kitaba verilen Türkçe isim yanlıştır, doğrusu 'Hayal Edilmiş Cemaatler' ya da 'Tasarlanmış Cemaatler' olmalıydı, ulusu, "Ulus hayal edilebilmiş bir siyasal topluluktur; kendisine aynı zamanda hem egemenlik hem de sınırlılık içkin olacak şekilde, hayal edilmiş bir cemaattir" şeklinde tanımlar. Hayal edilmiş bir cemaat gerçek bir cemaatten farklıdır, çünkü o, cemaat bireylerinin her gün yüzü yüze gerçekleştirdikleri bir etkileşim üzerine kurulu değildir. Ulus hayal edilmiştir, çünkü en küçük ulusun üyeleri bile diğer üyeleri tanımayacak, onlarla tanışmayacak, çoğu hakkında hiçbir şey işitmeyecektir ama yine de her birinin zihninde toplamlarının hayali yaşamaya devam eder.
Ulus sınırlı olarak hayal edilir, çünkü belki de bir milyar insanı kapsayan en büyüğünün bile, ötesinde başka uluslara mensup insanların yaşadığı, esnek de olsa sonlu sınırları vardır. Hiçbir ulus kendisini insanlığın tümü ile örtüşüyor olarak hayal etmez. Ulus egemen olarak hayal edilir, çünkü kavram, Aydınlanma ve Devrim'in, ilahi olarak buyrulmuş, hiyerarşik hanedanlık mülklerinin meşruiyetini aşındırmakta olduğu bir çağda doğmuştu. Uluslar evrensel dinlerin en sofu taraftarlarının bile bu dinlerin canlı çoğulluğu ile karşılaşmaktan ve her iman öğretisinin taşıdığı ontolojik iddialar ile ülkesel kapsamı arasındaki değişken biçimlilikle yüz yüze kalmaktan kaçınmadığı bir çağda rüştlerine ermişlerdir; bu yüzden, Tanrı'ya tabi olacaklarsa bile bu tabiiyetin doğrudan Tanrı'ya olduğu bir özgünlüğün rüyasını görürler. Bu özgürlüğün amblemi ve mihenk taşı egemen devlettir. Son olarak ulus, bir topluluk, bir cemaat olarak hayal edilir, çünkü her ulusta fiilen geçerli olan eşitsizlik ve sömürü ilişkileri ne olursa olsun, ulus daima derin ve yatay bir yoldaşlık olarak tasarlanır.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



