Okullar açıldı... Sayıları çoğu ülke nüfusundan fazla olan çocuklarımız ders başı yaptı. Okul açılışındaki heyecanları hiç sormayın. En coşku duyulduğu sıralar, ilk mektep sıraları. Sonra orta mektep sıraları... Gerçi kesintisiz eğitim adı altında ortaokulu da ilk mektebe katmak ferasetli insanların işi değildi. Ne var ki ülkemiz dayatmaların, olmayanı olduranların hükümran olduğu bir ülke. Orta mektebi ilk mektebe eklemekle büyük bir zafiyet oluştu. Beş yıllık ilköğretim sekiz yıla çıktı, eğitim ve öğretim büyük bir nitelik kaybına uğradı. Orta öğretim ise ortaokul düzeyine indirildi. Yüksek mekteplerde böylelikle birer yüksek lise seviyesine dönüştürülmüş oldu. Kazananın olmadığı, kaybın ayyuka çıktığı bir eğitim sistemi...
Öğretmenlik açısından da durum farklı değil. Öğretmenlikteki en büyük etken olan özveri, fedakârlık ve cefakârlık kaybolmak üzere. Eğitim ve öğretimimiz tam bir mutsuzluk ve olumsuzluklar tablosu. Öğrenci mutsuz, öğretmen mutsuz, aileler mutsuz... Nasıl bu hâle geldik, diye karar kara düşünme vakti artık...
Aman efendim siz de hep olumsuz düşünüyorsunuz derseniz, okullardan çıkan öğrencilerin tavır ve davranışlarını bir gözlemleyin. Bu gözlem size yeter de artar.
Bir zamanlar ortaokul mezunları, özellikle lise mezunları parmakla gösterilirdi. Şimdi kapağı atan mezun oluyor bu okullardan. Acaba gerçekten kalkınıp, gelişiyor muyuz, yoksa diplomalı cahiller mi yetiştiriyoruz?
Çocuklarımızın üniversite mezunları olmasını elbette önemsiyorum. Ama edebten, adaptan, saygıdan anlayıştan yoksun bir üniversite mezunu ne işe yarar? Ülke gerçeklerinden, kültürden, irfandan yoksul bir gençlik...
Öğretmenlerin hayat gailesinin üstesinden gelememesinin bedelini çocuklarımız ödüyor. Okumayan, kendini yetiştirip, geliştirmeyen bir eğitim sistemi. Stres en büyük sorun. Sabırsızlık, anlayışsızlık ve kabalık akıyor öğretmen davranışlarından. İstisnalar yok mu? Elbette var. Lakin ben realiteden bahsediyorum. Sınıfa girip çıkan, sürekli şikayet eden bir öğretmen camiası. Kitap okumak dahi bir lüks... Konu açıldı mı ahkâm kesmek ceremesi... Tabii bir de fiziki şiddet... Sabır ve özveri olmayınca yerini şiddet alıyor. Öğretmenler kendi sorunlarını öğrencileri ezerek çıkarıyor. Ailelerde de durum çok farklı değil. Gücü yeten yeteni eziyor.
Ülke bir güç gösterisi alanı. Olağan bir durum bu. Dayatmalarla, sivil darbelerle, jakobenlikle belirlenen, düzenlenen bir eğitim ve öğretim sisteminden daha ne beklenir ki?
Bu ülke de sekiz yıllık eğitim hangi süreçte ve kimler tarafından hayata geçirildi? Müsebbibi kimler? Meslek liseleri denip önlerine baraj kimler tarafından konuldu? Böyle bir ahvalde okullarda şiddet en olağan durum değil mi? Çocukları ne kadar döversen o kadar terbiyeli mi olur? Ya da o kadar pısırık, içine kapanık, şahsiyetsiz, edilgen, başarısız mı olur?
Öğrencilere atılan her tokat bir mutsuzluk olgusu. Yaramaz, aksi diye bilinen çocuğa öğretmeni tarafından vurulan bir tokat, yalnızca ona değil, sınıftaki bütün öğrencilerin yüzünde bir kırbaç gibi şaklamıyor mu? Hepsinin üzerinde psikolojik baskı oluşturmuyor mu?
Konuyu abarttığım düşünülebilinir. Ne var ki, öğrencinin yüzüne atılacak bir tokat, onda ne onur bırakır, ne haysiyet. Hatta tokat deyip geçmeyin! Bazen yüze atılan bir tokat yalnızca bir çocuk için değil, bir memleket için felâkete sebep olabilir. Çünkü yenilen bir tokatın bedeli ağır olur, kolay kolay affedilmez. Bir memleketle bir tokatın ne alâkası olabilir diye düşünülebilir. Anlatayım efendim:
"İkinci meşrutiyet'in ilânından sonra toplanan Mebusan Meclisinde çıkan bir ağız kavgası neticesinde Serez Mebusu Derviş Bey Arnavutluk mebuslarından Avlonyalı İsmail Kemal Bey'e bir tokat atmıştı. İsmail Bey bu tokatın acısını senelerce unutmamış ve bu tokat Arnavutluk isyanına ve sonuç olarak Rumeli'nin elimizden çıkmasına sebep olan hadiselerden birini teşkil etmiştir."
Cezayir'in elimizden çıkmasında da yine tokat hadisesinin etken olduğunu A. R. Akyavaş "Derken Efendim" adlı eserinde anlatır.
Tokat deyip geçmemek gerekir. Çünkü öğretmenin atacağı bir tokattan sonra öğrencinin onuru kırılır, şahsiyeti zedelenir. Düşünce dünyası alabora olur. Bu nedenle çocuklarımızı emanet ettiğimiz eğitimimizin güzide müntesipleri olan muallimlerin dayak olgusundan uzak durmaları gerekir. Çünkü dayak insanın kendi acziyetinin dışa vurumudur. Yetersizliğinin, birikimsizliğinin ve sabırsızlığının birer göstergesi...
Hz. Peygamber "İnsan yüzlerine vurulmasını" kesinlikle yasaklarken, insan bedenine vurulmasını da yasaklamıştır. Kendisi hayatı boyunca buna özen göstermiş, bırakın çocuklara vurmayı, onları aşırı şekilde koklama ve öpme yarışına girmiştir. Saygıdeğer öğretmenlerimizin de çocukları sevmek, okşamak, takdir ve teşvik etmek varken "dövme" gibi yanlış eylemlere prim vermemeleri gerekir. Öğrencilerin yanlış davranışlarını düzeltmenin yolu onlara kötü değil, iyi davranmaktan, iyi bir örnek olmaktan geçmektedir...
Netice itibariyle, öğretmenlerimizin işi elbet zordur. Lâkin onlarda öğretmen olma gibi yüce bir mesleğin aziz müntesipleridir. Öyleyse mesleklerine hakkını vermeli, mesleklerinin gereklerini özveri, sabır ve fedakârlıkla yerine getirmelidirler. Bu süreçte kolaycılık olan ve çocuklarımızın dünyasını karartan fiziki cezalardan uzak durmalı, onları sevgiyle, sabırla, güzellikle, engin bir anlayış ve hoşgörüyle eğitmelidirler...
Bu vesileyle yeni öğretim yılında başta öğretmenlerimiz ve öğrencilerimiz olmak üzere bütün eğitim camiasına başarılar diliyorum...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




