– Hava alanında- Biz geçtik, Hrant’a papuçlarını çıkartıyorlar. Arkasından kemer falan. “Tabii ulan, sende suçlu tipi var” diyorum.
– Üniversitenin oteline indik, herkes yerleşiyor. Telefon et, hemen aşağı gelelim, diyoruz. Bekle babam bekle. Sonunda kapı kırılır gibi vuruluyor. Hrant yanına da Cengiz Çandar haytasını almış, kapıya dayanmış. “Neler yapıyordunuz lan içerde ikiniz?” Papuç bıraksan ömür boyu ezer bu tipler. “Size ne lan, belediye nikahlı karım” diye saldırıyorum.
– Belediye nikahı deyince, biri 9 öteki 14 yaşındayken, yetimhanede tanışıyorlar. Biri 17, diğeri 22 yaşındayken evleniyorlar. Hatta arkadaşları dalga geçiyor. “23 Nisan’da çocuklar evlendi” diye. Çünkü 23 Nisan 1977’de Rakel bir de kilise nikahı yaptırmayı başarıyor. Ben bunları öğrenince duramıyorum: “Sen bir de sübyancı imişsin be” diyorum. “Tir git lan. Feyhan ne diyor yine bu” diyor.
Feyhan da en meraklı olduğu Mayrik rolünü memnuniyetle benimsiyor. “Feyhancıııım, canıııım, bu hıyar bizi kıskanıyor” deyince koşuveriyor sarılmaya, ama neticede o koca kollar Feyhan’ı sarıyor, kaybediyor. Ben de “Bir de ırz düşmanlığı cabası!” diyorum.
Yukarıdaki satırlar Mülkiye’yi bitirmiş, fakültesinde Dr. Asistanlık yapmış, yirminin üzerinde araştırmaya, incelemeye imza atmış, komisyon başkanlıklarında bulunmuş bir düşünce adamı olan Baskın Oran’a ait. Üstelik bu yazı ölünün ardından yazılmış bir taziye yazısı. (Bakınız: Agos Gazetesi, 26 Ocak 2007, sayfa 9)
Evet, sütunun başlığından da anlaşılıyor ki Baskın Oran ve ailesi Feyhan Hanım, Hırant Dink ve ailesi ile “içli-dışlı”. Samimiyet kişilerin birbirlerine karşı içinden geldiği gibi konuşma, hitap etmeyi içerir. Ancak burada “içinden geldiği gibi konuşmak” daha çok gerçekleri acı da olsa söylemeyi içerir. Diyelim ki sözümüzü söylerken aradaki mesafeleri de kaldırıyoruz. Siz yerine sen diyoruz, adı ile hitap ediyoruz, televizyon konuşmaları gibi “sayın” filan demiyoruz. Bunlarda bir gariplik yok. Hatta biz bize konuşurken “oğlum” filan da çıkmış olabilir ağzımızdan. Ama bu kadar. Gerisi samimiyetin ölçüsünün kaçtığının resmidir. İşte yukarıdaki ifadeleri bunun için alıntıladık.
Alıntıladığım cümleleri tek tek şerhedecek değilim. Cümlelerdeki argo hitaplar, cinsel göndermeler de bir “konuşma” içinde ağızdan kaçmış olabilir. Ama bir yazar, bir düşünce adamı, bir öncü kişi bunları ayrıca nasıl yazdı, yazabildi hâlâ aklım almıyor.
Şimdi bu satırları okuyanlar, başta Cengiz Çandar olmak üzere, Rakel Dink, Etyen Mahçupyan ve hatta Feyhan Oran, Baskın Oran’ın üslubu ve temsil ettiği entelektüel seviye için ne düşünüyor acaba? Bana göre Türklerle bu kadar içli-dışlı konuşan Hırant Dink zaten “Türkleşmiş.” Bravo, bir “Ermeni”yi kendinize benzetmişsiniz.
Ama yukarıdaki Baskın Oran üslubu için hayretlerim olsun!
Zeyl:
Bu suikast vesilesiyle basın-yayın araçları haklı olarak diğer siyasi cinayetleri veya suikastları da hatırladı ve tartıştı. Nisyan ile malul olan insan zihni nedense görmek istediğini zifiri karanlıkta olsa bile görürken, görmek istemediklerini gözlerine kapatıyor ve gündüzü kendine gece eyliyor.
Elbette bir kişinin, kendi istemediği/seçmediği bir soydan gelmiş olması sebebiyle öldürülmesi nasıl insanlık dışı bir anlayışsa; kendisi gibi düşünmeyen bir kişiyi düşüncesi sebebiyle öldürmesi de aynı derecede insanlık dışıdır. Bu tür anlayışı sonuna kadar kınıyoruz, lanetliyoruz.
Benim burada üzerinde duracağım konu bir Ermeni vatandaşın Abdülhamit Han’a düzenlediği bombalı saldırı. Ancak amacım bir yarayı kaşımak, Hırant Dink’in öldürülmesi olayını hafifsemek, ve zaten ... gibi bir mazeret üretmek değil. Kesinlikle. Benim derdim, medyamızın Hrant Dink’e düzenlenen suikast sebebiyle gösterdiği duyarlılığı “kendinden” olan bir kişiye düzenlenen suikaste karşı göstermemesi de değil. Tam tersine, benim dikkat çekmek istediğim husus; eğer soy, kültür, tarih birleştirici bir öge ise, bu ve diğer ortaklıklar bakımından “kendinden” olan bir padişaha düzenlenen bir Ermeni suikastının bir Türk tarafından hararetle alkışlanması ve suikastin amacına ulaşmaması sebebiyle matem tutmasıdır.
Olay, bilindiği gibi Abdülhamit’le ilgilidir. Bir Ermeni komitacı Abdülhamit’e 1904 Temmuz’unda, Hamidiye Camiinde kıldığı Cuma namazı çıkışında bombalı bir suikast düzenlemişti. Yılmaz Öztuna’nın bildirdiğine göre bunun sebebi, Ermenilerin Doğu Anadolu’yu padişahtan istemeleri ve padişahın da bunu reddetmesidir. Her hafta Cuma namazından sonra yaptığının aksine, birkaç dakika Şeyhülislam’la sohbet eden Abdülhamit Han, saatli bombanın ayarlanan patlama saatinde arabaya binmediği için o birkaç dakika sayesinde kurtulur. Hem bir gazeteci, hem de şair olan Tevfik Fikret bu başarısızlığa(!) çok üzülür, ancak suikastçının gönlünü almak, cür’etini ödüllendirmek ve hatta bir daha başarılı bir suikast düzenlemesi için teşvik etmek amacıyla aşağıdaki şiiri yazar: (Günümüz Türkçesiyle)
Bir Lahza-i Taahhur
(Bir anlık gecikme)
“Bir patlayış… Bir duman... Ve bir düğün alayını andıran / Zavallı bütün bir seyirci alayını, kaba ve kudurmuş / Tırnaklarıyla kahredici bir el didik etti / Ve havaya bacak, kelle, kan, kemik fırladı / Ey sayın patlayış, ey intikamcı duman / Kimsin, nesin? Bu saldırışa seni yollayan kim, sebep ne? / Arkanda binlerce gözetleyen varken sen ortada yoksun / Sen görünmeyen fakat kurtarıcı bir eli andırıyorsun / Sesinde kinin müthiş yıldırımları vardır ki / Her yerde hak ve kurtulma hislerini harekete getirir / Patlamanla zorbalığın kahredici ayakları titrer / En gururlu ve görkemli taçlar sen yoklaşınca sarsılır / Dehşetle asırların sakat görenek ve batıl an’anelerini / Silkerek milletleri en çetin uykularından uyandırırsın / Ey şanlı avcı, tuzağını beyhude kurmadın / Attın, fakat yazık ki, yazıklar ki vurmadın / Biteviye yürüyen zaman bir dakikacık dursaydı / Yahut o durmasaydı o aşağılık taç / Şimdi birçok ölü ile cinayete benzeyen bu iş / Bir hayır olurdu o zaman ki eşi asırlarca görülmemiş / Ama tesadüf bu…ah o zorbaların yardımcısı / Acizlerin, zavallıların her vakitki düşmanı / Bu görülmemiş planı yok etmek için birden yetişti / Ve bu parlak ümidi bir nefeste söndürdü / Şimdi kör talih bir alay olsun diye zulüm tarihine / Yeni bir övünme başlangıcı yazmış bulunuyor / Kurtuldu ya şimdi intikam almak onun hakkıdır / Ama alçak nasipli tarih şunu unutma ki / Bir milleti çiğnemekle bugün eğlenen alçak / Bu keyfini biraz gecikme ânına borçludur.” (1906)
Hrant Dink’in öldürülmesinden sonra Baskın Oran’ın taziye yazısı ile ilgili üslubuna değinerek, hayretlerim olsun, diye bitirmiştim yazıyı. Aynı hayreti Tevfik Fikret için de gösteriyor ve Talat Paşa ve diğer İttihatçıların, Abdülhamit’e karşı olan bu hareketin bir gün kendilerine karşı da olacağını nasıl göremediklerine şaşıyor ve gene hayretlerim olsun, diyorum. Hayretlerim olsun diyorum ya, Abdülhamit Han’ın meşruti yönetimi engellemek adına ortaya bazı mürtecileri sürerek 31 Mart vak’asına sebebiyet verdiği ve bu olayı bastırmak için Hareket Ordusu’nun Selanik’ten geldiği ve o ordunun içinde Mustafa Kemal’in bulunması sebebiyle basınımızın Tevfik Fikret’i haklı ve doğru bulduğunu bilmiyor değilim. Madem ki dinci (İttihad-ı İslamcı), madem ki İttihatçılar’a karşı; ortadan kaldırılsın da kim tarafından kaldırılırsa kaldırsın anlayışı Menderes’in ve bakan arkadaşlarının idamına da yansımış ve bir Ermeni vatandaşımızın suikaste kurban gitmesinin ardından gösterilen duyarlılık, o zaman gösterilmemişti.
Benim asıl merak ettiğim şu: Acaba gene dinci(!), irticacı (!) bir bakan, bir başbakan ya da bir entelektüel idam edilse veya suikastle öldürülse; Tevfik Fikret’lerimiz mi sahne alır, yoksa Baskın Oran’larımız mı?


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



