Eskiden yoktu böyle şeyler. Gecenin bir yarısı anlık sosyal medyacılığa sardırıp 'twit'leyerek Küplüce haberi yapmazdık mesela. En fazla 'sessiz çığlık' atıp yanında da birkaç gün öncesinden okuru haberdar etme düşüncesi vardı. Şimdi öyle değil ama. İnternet medyasının farkında mısınız? Çok hızlı ve kolay organize oluyorlar. Siz yola çıkmadan 'yolculuklar' haber haline gelebiliyor. Sosyal medyadan çağrımı yapıp belirlenen saatte Küplüce'ye doğru yola çıktım. on5yirmi5.com'un iletişim danışmanı ve eski kafa müdavimi (diğer yaptığı işleri saymayayım, sonra aklı başında birileri çıkar da 'abla şu işi bize anlatsana biz hâlâ niye amatör kümedeyiz' der de o sıra o sosyal mesajları dinleme hattında olmazsam hatrım kalır!) Beyhan Demirci köprü üstünde 'buradayız' işareti verince araca bindim. Beş dakika sürmeyecek yolculuk 'gecikme alarmı verdiğinde' şoför arkadaş 'Beykoz'a az kaldı' demişti bile. Geri döndük, evet, Küplüce'ye çıktık ve Hüseyin Kartal dostun telefonu bu kez Malatya'dan değil İstanbul'dan sinyal vermeye başladı.
Mavera Gençlik hareketi de ne
Korktuğum (!) başıma gelmişti. Şunca yıldır 7 haziran dedi mi Küplüce'ye çıkan bir avuç insan, gençlerin arasında kaybolmuştu bu kez. İlk gördüğüm Yavuz Selim'e el salladım. 'Nerden çıkardınız Mavera Gençlik Hareketi'ni' diyecek oldum, şair Adem Turan 'öğrencilerimle de tanış' demez mi? Eskiden öğretmen dediğin dersini verir evine giderdi. Derslerde çıt çıkmaz, öğretmenin 'sopası'nın rehberliğinde 'disiplin şart' moduyla okul bitirilmeye çalışılırdı. Bu öğretmenlik türü de yeni çıktı. Hem öğrencilerine Cahit Zarifoğlu ve şiirlerini anlat, yetmedi, mezarı başına getir; Fatiha okut. Bir de şair ve yazarlarla tanıştır. (Buradan sayın Uğur Dündar'a sesleniyorum. Gizli görüntüler elimde, lütfen eğitimimize 'irtica ve edebiyat' karıştıran şair öğretmenlere hadlerini bildir!)
Daha çok şeyler söyleyecektim ama Berat Zarifoğlu'nun hatırı vardı. Eşinin şiirlerini, yazılarını, kitaplarını okuyarak büyüyen nesille bir araya geldikçe mutlu oluyordu. Kırık dökük hatıralardan zihin çekmecesini açarak çıkardığı 'yaşanmışlıkları' anlatırken çocuksu bir ruh haline bürünüveriyor Berat hanım. Kolay değil, kendisine 'emanet' edilen çocuklara sadece anne olmayacaktı. Erken gideceğini anlamış, çocuklarından ayrı kalacağını hissetmiş gibi çocuklara yönelik masallar, şiirler yazdı Cahit Zarifoğlu. Çocukları onun ardından kitaplığında buldukları kitaplara ve babalarının el yazısıyla yazdıklarına sarılmışlardı. Secdede oynanan oyunlar unutulmayacaktı. Anlatılan hikâyeler unutulmayacaktı. Okunan Yasin'ler unutulmayacaktı. Siyah beyaz fotoğraflarda 'zarif' duruşunu bırakan şair ve baba unutulmayacaktı.
Dedim ya bu gençler çok olmaya başladı (!) diye. Cahit Zarifoğlu adına fotoğraf yarışması açtılar. Kazanan eserleri memleket sathında gezdiriyorlar. Üsküdar'da bir de sergi açmışlar sokakta. Şair Cafer Keklikçi "Cahit Zarifoğlu Şiir Ödülü ne oldu?" diye soruyordu. Yavuz Selim Güneş'in söylediğine göre gençler ödül işine de el atmış Cafer!
İbrahim Sadri'den Zarifoğlu şiirleri
Bir de Bağlarbaşı'nda Cuma günü etkinlik tertip eyliyor gençlik. Gel de gecede İbrahim Sadri'den şiir dinleme. Yahu Zarifoğlu şiirleri okurken 'buzdolabını ayağımla kapadım' atmosferinden çıkıyor Sadri. İyi de ediyor. Şimdi döndüm yine eskiye, hadi bakalım. Buldum mu internetten 'Hüzün Şiirleri'ni. Biraz kulak verelim Sadri sesiyle Zarifoğlu şiirine. Afganistan Çağıltısı'na gidelim. Şiir arası:
"Bütün azalarını harbe çağır/ Sofran açılsın elin şehit ballarından alsın/ Saraylar damlar yeniden kurulsun/
Ağaçlar içinden akan nehre /Dal çık günde bin kere ve gecelerde/ Omuzbaşlarını denetleyen defterlerden yalnız sağdaki kalsın (...) Şimdi üzgünüz arkadaş/ Yolumuza çıkmayın üzgünüz (...) Adamlarımız yiğit/ Kadınlarımız hamarat / Çocuklarımız dolu bilinç harmanı / Köpeklerse sayılı/ Elimizde cahiliye dönemi sonrası bir pala/ Kavmiyetçilik etme dedik ucu kırılır/ Kırıldı da (...) Bu kahveniz/ yıldızlarınız şapkanız / buyrun unutmuş olmalısınız dehanız şerefiniz/ buyrun cep feneriniz/ Buyrun boynumuzdaki halkaya tutunun/ Ve semirin/ Hani dengeler kuracaktık / Hani çağdaş uygarlıklardan tutunacaktık/ Hayır batının ulusları kızıllarla karışık/ Bin dokuz yüz seksen bay batıya buna şuna / Cennetlik yapmak istemiyorum / Çevir tarihi çevir (...) Anlatabildik mi arkadaş acaba / Körebe bitti duvarı kaldır at (...) Kim diyorsa ki batılılarla başımız bir taşta / Cellatlarla aynı kaptan yiyoruz /Aynı kirli hava/ Aynı kafa ayağımızın bodrumunda / Hayır arkadaş bu hesap bambaşka/ Ne son aylardayız ne bu son gün /Sanki dünya bir tek kaldırıp vuracağım gürze gebe."
Evet, uzun bir şiirden bölümlerle ilerledik. Dönelim yine Küplüce'ye. Mustafa Ruhi Şirin, Nurettin Durman, Ali Kemal Temizer bu kez gençlerin arasında. Her biri Fatiha sonrası 'halka'ya dahil. Özcan Ünlü de gelmiş. Gazeteciliğin eritemediği şair! O gün manşetlerini toplamış da bir dizeye feda eylemiş, öyle gelmiş gibi.
Onur Ünlü'nün içindeki yönetmen şair
'Yürütmeyelim seni Hüseyin Kartal. Seni şairin sevgili oğlu Ahmet'e emanet ediyoruz' dedik. Sonrası Beylerbeyi'ne yürüyüş. Asım heybesinde 'üç ayda bir çıkan' Cafcaf'la bu kez önümüzden ilerliyor. ('Uşaklar gidin bayiden bir Cafcaf alın, canımı sıkmayın' diyeyim sana sevgili okur. Yok yok, yazıyı okumayı bitir, sonra gidersin almaya. Tamam benim de yazım varmış Cafcaf'ta. Hem de medya yazıları yazmışım. 'Medyanın kaseti çıkmış da bana gelmiş de ben de yazmışım da' öyle bişi. İlerde senarist filan mı olacağım ne, işsiz kalırsam diye mi yazdırıyor bu Cafcaf, o kısmı anlamadım ya neyse) İndik Nurettin Durman'ın berber dükkanının yanına. Hal hatır eksik sorulmuş. Berat ablanın anlattığına göre torun Zarifoğlu Ethem bey evde hoplayıp zıplarken ayağını kırmış. Betül ve değerli eşi Fatih Mehmet Koç bu kez yanımızda değil, hastanedeler. Ayak alçıya alınmış, Ethem dinlenmeye çekilmiş, geçmiş olsun.
Orada erik ağaçları altında otururken fark ettim ki anmaların tek gazetecisi gibi olan ben yalnız değilim. Çekildim bir köşeye keyifle seyrettim yeni gelen nesli. Umutsuz değilsem bir sebebi var arkadaş. İki hanım kardeşim "Tükenmez Kalem" diye bir dergiden bahsettiler. Çıkmış yeni sayısı. İnşallah ulaştıracaklar bana da. 'Yaşınız ne' diyenlerden olmadığım için küçük gibi görünen böyle haberlere sevinirim ben. Okul yıllarımda fotokopi dergi yüzünden disipline giderken 'ipten alınmam' gelir aklıma. Ne diyeyim ben şimdi gençlere. Zarifoğlu özel sayısı hazırlamışlar. Bak sen şunlara. Zarifoğlu anlaşılamıyor diyenlere inat mı yapıyorsunuz bunları.
Ahmet Zarifoğlu ve İsmail İçen, Leyla ile Mecnun'un kamera arkasındaydılar. Meğer Onur Ünlü şimdi sinema filmi çekimlerine de başlamış. Sete gitme sözü verdim tabii ki. "Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi" 65 yaşlarındaki bir emekli anayasa profesörü amcanın, işlediği bir suç sonrasında bütün ailesinin savruluşunun hikayesi, bir kara komedi. Ah Muhsin Ünlü şiiri tadında bir film geliyor gibi. Şaşırt bizi Onur Ünlü.
Skeçlerimiz çıkabilir, şaşırmayın!
Hüseyin Kartal'ı dinledik sonra. Oturttuk onu başköşeye, Hasan Nail Canat'tan, Ulvi Alacakaptan'dan, Salih Tuna'dan, Ahmet Kekeç'ten bahsettirdik. İmza dergisi günlerine kadar gittik. "Şehit Ömer"in nasıl yazıldığını dinledik. www.dunyabizim.com'da yazılar yazıyor Kartal. Kalbi izin vermediği için İstanbul'u geride bıraktı, Malatya'da da rahat durduğunu sanmıyorum. Laf aramızda gitmeden ne yaptığını hatırlatayım da siz gerisini anlayın. 'Sen nasıl Hasan Nail Canat'ın talebesisin' diyerek öyle bir hücuma geçti ki, 'tamam Kartal abi emret!' demek zorunda kaldım. "Skeçler yapacağız" dedi, televizyonlara veririz. Güldüm ben de. "Televizyon değişti abi. Full HD dönemine girdik. Çekmez hiç bi TV bizim skeçleri" deyip internete ikna ettik. Bir gazeteci arkadaşımız kameraman oldu. Sabahçı lokantalarından birinde karşılıklı oynamaya başladık Kartal'la. Çektiğimizi kurgulatacak, internet üzerinden 'tık'lanma rekorları kıracaktık. Yılmaz Erdoğan'ın tilmizleri yapar da Hasan Nail'in talebeleri yapamaz mı? Bizde saygısızlık, küfür, saldırı, utandırıcı mizah yoktu. Üç farklı mekanda çekim yaptık sizin anlayacağınız. Ekibi genişlettik, bir şairi bile oynamaya ikna ettik. Yeri geldi 'oyuncular kendilerini aşınca' dilsizi oynayarak rolümü bile kurtardım. Sonra kurguya gitti kasetler. Bir daha haber alamadık. Hüseyin abi muzipçe 'çıkacak onlar bir gün' demez mi! Ne diyeyim, çıkarsa ben de ilk kez izlemiş olacağım doğaçlama skeçlerimizi. (Sayın yazar, sahneyi özledim numaraları yapma! Tamam yapmam)
Nurettin Durman'a veda ederken bir grup Zarifoğlu fotoğraf sergisine doğru yola çıktı. Bana da Beylerbeyi'nden Çengelköy'e ilerlemek, Çınaraltı'nda çay içmek, ardından iki çeşit dut yemek düştü. Vapura bindiğimde İstanbul güneşi savmak üzereydi. Fotoğraflarımı çektim, İstanbul silüetindeki garipliklere daldım. Tarihi camileri gölgede bırakarak yükselen gökdelenlere takıldı gözüm. Neyse ki Topkapı sarayının olduğu yerde şimdilik bir bozulma -en azından uzaktan bakıldığında- göremedim, rahatladım. Şimdi bana biraz müsaade. "Yaşamak" okuma vakti!


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



