Güvenlik, asli ihtiyaçların karşılanması, tabii güzellik, ulaşım imkânları ve de kutsiyet. Münhal bir yeri köy, kasaba veya şehre dönüştüren kıstaslar. Modern zamanlarda bu kıstaslar değişti. Artık ucuz arazi, kamu malının mülkiyete geçirilmesi, kanun dışı işlerin yürütülmesi gibi etkenler söz konusu. Gecekondu denilen yerleşkelerin hemen hepsinde bu özelliklerin birkaç tanesi vardır. İstanbul'a bağlı Kültepe de böyle bir yer. Tam tepe üstünde, kendi halinde çıkan tatlı su hürmetine suyun çevresine kurulmuş bir köy. Yolu yok ama şöyle böyle ulaşabiliyorsunuz. Yanından yöresinden geçen dereleri çevredeki fabrikalar zehirli atıkları ile kurutmuş, kirletmiş ve etrafa zehir saçmakta. Gözden ırak olmak için seçilmiş bir yer Kültepe. Kendi kendini kuran bir köy... Belediye Başkanlığı ile yönetildiğine göre belde de diyebiliriz buraya.
Dr. Ferit'in Kültepe'de Belediye Başkanı olan dayısını ziyaret etmek amacıyla dolmuş beklemesi, dolmuşa binip beldeye doğru yola çıkması ile başlıyor Zafer Yahut Hiç. (Dergâh Yayınları) Sonra beldenin hikâyesine giriyoruz yavaş yavaş. Beldenin hikâyesi; aynı zamanda Öğretmen Oya'nın, hemşire Neriman'ın, Komiser Bulut'un, Belediye Başkanı Samet Görmüş'ün, kızı Canan'ın hikâyesidir. İnsanın mekanı dönüştürmesi veya mekanın kuruluş esnasında insanın kaderine dahil oluşunun hikâyesi Zafer Yahut Hiç. Dairesini, çalışma yerini kurarken kendini kuran insanların hikâyesi de diyebiliriz. Öyle olmaz mı? Öyle olmamış mıdır? Hâlâ Anadolu'da kurucu müdürler, kurucu belediye başkanları, hatta kurucu rektörler var ve müesseseler biraz da bu "kurucu" kişilerin eseridir. Bazılarında -Samet Görmüş İlköğretim Okulu'nda olduğu gibi- adı yaşar bazıları ona bile tenezzül etmemiştir.
Öğretmen Oya'nın okulu, hemşire Neriman'ın Sağlık Ocağı, Samet Görmüş'ün Belediye'si ile karşı karşıyayız. Ama el birliği ile. İstimin arkadan geldiği kurumlar bunlar. Evet, bizde işler biraz böyle yürür, istim arkadan gelir. Okul için bina bulmak, o binayı okul haline getirmek fedakâr insanların eline fırça, süpürge, kazma, kürek alması ile mümkün oluyor; resmiyeti tamamlamak için Ankara'lara, İstanbullara kadar uzanılıyor ve halka hizmet ancak bu fedakârlıklar ve adanmışlıklar sayesinde yürüyor. Kişiler bu esnada kendilerini yeniden inşa ediyor, çevresini ve dünyasını yeniden kuruyor. Bir nevi rehabilitasyon oluyor bu işler onlara. Bir şey eksik ama Zafer Yahut Hiç'te... Cami. Kendi kendini kuran bu köyde bir cami yok; oysa halkın öncelikle yapımında seferber olduğu mimari eser camidir ve camiyi genellikle imam/hoca ve birkaç kişi yapar, yaptırır. Kültepe'de niye camiye, cami ve hoca/imam çevresinde gelişen olaylar zincirine niçin yer verilmemiş denilirse bu durumu ancak modernizm ile açıklayabiliriz. Çünkü cami artık toplumsal hayatın merkezi değil günümüzde. Kurulan yerleşim merkezi de camiyi esas almıyor, suyu, fabrikayı önceliyor. Eserde yeni kişilerle tanışma, iç dünyaların açılışı, aşklar, kırgınlıklar adı geçen mekânlar dolayısıyla gelişiyor, an geliyor geçmişe tül çekiliyor, an geliyor azıcık bir rüzgâr, bir esinti o tülü kaldırıveriyor ve her aktör kendini gösteriyor. Karısından ayrılan kocaya, kocasından ayrılan kadına, çocuklara, çocukluk aşklarına, kendi içine kapanışa, yeni heyecanlara açılan bir tül perde bu.
Hacı Bayramı Veli'nin ilahisindeki oluş gibi. Ama mecazıyla, tasavvufi anlamıyla değil, gerçek ve maddi anlamıyla. Nâgehan bir şâra vardım / Ol şârı yapılır gördüm / Ben dahi yapıldım / Taş u toprak arasında.
Zafer Yahut Hiç, adını Abdülhak Hamit'in Eşber adlı tiyatro eserinden alıyor. Ama bu hikâye, tiyatronun olay örgüsünü de güncelliyor. Mustafa Kutlu eserin içeriğini bilmeyenler için bir özet veriyor, o özeti biz de nakledelim: "Makedonya kralı İskender, Dârâ'yı yendikten sonra doğuda ilerlemektedir. Dârâ'nın kızı Rukzan hüviyetini gizle-yerek Pencap hükümdarı Eşber'in sara-yına sığınır. Eşber'in kızkardeşi Sumru, İskender'i görmeden ona âşık ol-muştur. Gizlice buluşan ve sevişen Sumru ile İskender arasında gidip ge-lirken Rukzan da İskender'i sever. İs-kender Sumru'nun bütün ricalarına rağmen Pencap ülkesine yürür. Sumru sevgilisine söz geçiremeyince ağabeyini bu savaştan vazgeçirmek ister. Ancak Eşber halkına karşı sorumlu olduğunu bilir. Savaşır ve bir hain saydığı Sumru'yu öldürür. Bu haber İskender'e ulaşınca kral kendisine engel olmak isteyen Rukzan'ı atıyla çiğneyerek geçer. Pencap düşer, Eşber zin-cire vurulur. Eşber'in kahramanlığına hayran kalan İskender onu serbest bırakır ve kılıcını geri verir. Kılıcı alan Eşber intihar eder. Etrafı Eşber'in, Sumru'nun ve Rukzan'in cesetleriyle çevrili olan İskender, bunun manasını hocası Aristo'ya sorar. Eser Aristo'nun cevabı ile biter: - Zafer yahut hiç!"
Akademisyenler bu özetten hareketle "metinlerarasılık" ilişkisi kuracaklardır. Biz şu kadarını söyleyelim: Hikâyenin manzum tiyatroya en çok benzeyen yönü şu cümle: Etrafı Eşber'in, Sumru'nun ve Rukzan'in cesetleriyle çevrili olan İskender, bunun manasını hocası Aristo'ya sorar. Eser Aristo'nun cevabı ile biter: - Zafer yahut hiç!"
Hikâyede de benzer bir sonuç var. Kendisinden evlenme teklifine evet cevabını alamasa da Öğretmen Oya ve çocuğu Kerem için canını tehlikeye atan Komiser Bulut, onları rehin alan Kolsuz'a cevabını vermiştir ama artık Oya ve Kerem hayatta değildir. Bir zafer vardır ama hiç mesabesinde bir zaferdir o.
Tür olarak Zafer Yahut Hiç "hikâye" olarak adlandırılsa da bu eser hikâyeden öte bir senaryo veya "senaryo hikâyesi" kabul edilmelidir. Çünkü olay örgüsü, olay örgüsünü ortaya koyan dil ve anlatım, bazı boşlukların bırakılması, hızlı geçişler hikâyeden çok senaryoya özgü nitelikler. İkincisi, eser tek bir kişinin hikâyesi ve bir tek olayın serdedilişinden değil, birden çok kişinin hikâyesi çevresinde gelişiyor. Finalin insan kaçırma, rehine, kaçakçılık gibi birden çok polisiye olayı toplaması, heyecan unsuru senaryoya ait diğer özellikler. Hatta eserin karakterleri çizilirken Kutlu'nun zihninde bazı oyuncuların ete kemiğe bürünmüş halde var olduğunu bile söylemek mümkün: Ferit, Oya, Bulut, Kolsuz gibi.
Mustafa Kutlu üstadımızın Uzun Hikâye ile başlattığı "senaryo hikâyeler" sinemacılar tarafından değerlendirilmeyi bekliyor, diyerek bitirmek istiyorum yazıyı; ama sormadan da geçemiyorum: Acaba kaç sinemacı Mustafa Kutlu adında bir hikâyeci tanıyor?


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



