Tarihimizin en karanlık bölümü, ne acıdır ki en yakın olanı. Yakın tarihimizin büyük bölümü yeniden aydınlatılmaya muhtaç. Başbakan Erdoğan'ın açıkladığı Dersim belgeleriyle başlayan tartışma, yakın tarihimizle yüzleşme için kapıyı aralamış gibi görünüyor. Resmi tarihe göre Dersim bir "isyan"dı, şimdi ise "katliam". Gerçeğin tüm çıplaklığıyla ortaya çıkabilmesi için tüm arşivlerin açılması, siyasilerden çok tarihçilerin meseleye el atması gerekiyor.
Evet Dersim tartışması yakın tarihimizle yüzleşmemizi sağladı. Ancak yakın tarihimizin, özellikle CHP'nin tek parti döneminin yüzleşilmesi gereken tek olayı değil Dersim... İstiklal mahkemeleri, İskilipli Atıf, Said Nursi, Türkçe ezan, Kur'an öğretenlerin çektikleri acılar, yıkılan camiler... "Hepsi mazide kaldı, bunları yeniden hatırlatmanın kime ne faydası var?" diye sorabilirsiniz. Ama mazide kalmayan, hâlâ devam eden bir acı daha var. Ayasofya...
İstanbul'un Müslümanlar tarafından fethinin simgesi Ayasofya Camii... Osmanlı dönemindeki adıyla Fethiye Camii... Osmanlı'nın son günlerinde, İstanbul işgal altındayken bile minarelerinden ezan sesi susmayan, İzmir'in düşman işgalinden kurtulduğu gün dönemin padişahınca mevlidler okutulan Ayasofya Camii hâlâ ibadete kapalı.
Gelin önce, Ayasofya Camii'nin müzeye nasıl çevrildiğini şöyle bir hatırlayalım. Ayasofya'nın müze yapılmasına kadar varan süreç, Sultan Abdülmecid döneminde Fossati tarafından yapılan restorasyonla başlar. Bu adımı, 1931 yılında Harvard Üniversitesi Bizans Enstitüsü kurucusu Thomas Whittemore'a verilen mozaikleri ortaya çıkarmaya yetkisi takip eder.
1934 yılında camideki çalışmaları inceleyen Maarif Vekili Abidin Özmen, mabed dışındaki kısımlarının perişanlığını görüp, bu yerlerin ihya edilip, bir müze halinde halka açılması fikrini Atatürk'e açar. Atatürk'ün talimatıyla İstanbul Müzeler Müdürü Aziz Ogan başkanlığında 9 kişilik bir heyet kurulur. Heyette Tahsin Öz, Efdalettin Tekiner, Prof. Osman Ferid, Alman Prof. Erkhard Ungar gibi isimler görev alır. Ayasofya'yı inceleyen heyet, 27 Ağustos 1934 tarihinde bakanlığa sunduğu raporda, ibadet kısmının kapatılıp Bizans Asarı Müzesi haline getirilmesini önerir. Ne acıdır ki, ibadet kısmının kapatılması fikrine heyetten sadece Alman Profesör Erkhard Ungar itiraz eder.
Maarif Vekâleti, Bakanlar Kuruluna yazdığı 14.11.1934 tarihli yazısında: "... eşsiz bir mimarlık sanat abidesi olan İstanbul'daki Ayasofya Camii'nin tarihi vaziyeti itibariyle müzeye çevrilmesi bütün şark alemini sevindireceği ve insanlığa yeni bir ilim müessesesi kazandıracağı cihetle, bunun müzeye çevrilmesi..." teklifinde bulunur. 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararı ile Ayasofya Camii müzeye çevrilir. 1 Şubat 1935 tarihinde müze olarak açılışı yapılır.
Ancak bakanlar kurulu kararı, fiziki özellikleri ve altında yer alan Atatürk imzasındaki çelişki nedeniyle hâlâ tartışma konusu. Belgenin birinci sayfasında Kararlar Müdürlüğü, ikinci sayfasında Muamelat Müdürlüğü antetli kağıt kullanılır. Bugüne kadar, konuyu inceleyen araştırmacıların iddialarına göre, kararname 24 Kasım 1934 tarihli ve 1589 sayılı. Halbuki 22 Kasım 1934'te çıkan en son kararname numarası 1590-1606 arasında. Ayasofya kararnamesi bu tarihten iki gün sonra çıkarılmış görünüyor. Dolayısıyla kararnamenin numarası 1606 sayısını takip eden bir sayı olması gerekiyor. Oysaki kararnamenin numarası, tarihi sonra; sayı numarası ise daha önceki tarihlere ait. Bu nedenle kararnamenin gerçek olup olmadığı hâlâ tartışılıyor.
Bir başka tartışma konusu ise belgenin altında bulunan Cumhurbaşkanı Atatürk'e ait imzayla ilgili. 24 Kasım tarihli kararnamede "K. Atatürk" imzası bulunuyor. Soyadı kanunundan önce Gazi Mustafa Kemal imzasını kullanan Atatürk, K. Atatürk soyadını ise ancak 27 Kasım 1934'ten itibaren kullanıyor. Tarihçiler, Atatürk'ün üç gün öncesinden bu imzayı kullanmasının mümkün olmadığını belirtiyorlar.
Gazeteci Ziyad Ebuzziya'nın anlattığı şu olay da, kafaların karışmasına neden oluyor: "Ayasofya işini inceleyen komisyonun cami kısmını da müzeye çevirmek teklifinde bulunduğu Bab-ı Ali'de duyulmuştu. Komisyon'un bu yersiz ve üzücü düşüncesinin, hükümetçe ne dereceye kadar benimsendiğini öğrenmek üzere Velid Bey, beni Maarif Vekili ve Dahilliye Vekiline gönderdi. Abidin Özmen Bey'i (Maarif Vekili) ziyaret ederek Ayasofya hakkında, vekaletinin tasavvurlarını sordum. Rahmetli Ayasofya'nın ibadete kapatılmasının söz konusu olup olmadığını sorunca, irkildi ve 'İbadete kapatmak mı? Komisyon çizmeyi aştı. Böyle münasebetsizlik olur mu hiç? Ayasofya camidir, aynı zamanda da müze olacaktır. Maksat budur.' dedi. Vekilin bu sarih teminatına rağmen endişeliydim. Kendisi Atatürk'ün yakını değildi. Buna mukabil, o sırada dahiliye vekili olan Şükrü Kaya Bey ise, Atatürk'ün yakınıydı. Kendisine gittim. Aynı suali sordum. Rahmetli Şükrü Kaya Bey de 'Kesinlikle söz konusu değil.' dedi ve ilave etti: 'İbadet bölümünü Bizans müzesi yapmak fikrine Atatürk fena halde kızdı.' dedi."
Sözkonusu Bakanlar Kurulu kararının Resmi Gazete'de yayınlanmaması, Sicilli Kavanin, Düstur ve Kanunlarımız gibi devletin resmi diğer kayıtlarında da izine dahi rastlanmaması ilginç bulunuyor. Anlayacağınız, Bakanlar Kurulu kararı nerede belli değil.
Araştırmacılar, Ayasofya'yı müzeye çeviren Bakanlar Kurulu Kararı'nın hukuki olmadığı görüşünü belirtiyorlar. Ayasofya vakıf malı ve vakfiyesi de Fatih Sultan Mehmet'e ait. 19 Şubat 1936 tarihli tapu senedine göre, Türkiye Cumhuriyeti tapu kayıtlarında bu gayrimenkul 57 pafta, 57 ada, 7. parselde Fatih Sultan Mehmet Vakfı adına "Türbe, Akaret, Muvakkithane ve Medreseyi Müştemil Ayasofya-yı Kebir Camii Şerifi" vasfı ile cami olarak tapulu. Vakıflar Genel Müdürlüğü Emlak Dairesi Arşivi'ndeki 1967 tarihli İstanbul Mazbut Hayrat Kütük Defteri'nde de bu mekan cami olarak kayıtlı bulunuyor ve sahibi Fatih Sultan Mehmet. Ancak kararname ile, Ayasofya vakfıyesinde yazılan açık hükümlere rağmen amacı dışında müzeye çevriliyor.
Başında Fatih Sultan Mehmet'in mührünün bulunduğu Ayasofya Vakfiyesi, 63.5 metre uzunluğunda. Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü'nde bulunan vakfiye, 1950'de bir sergi için İngiltere'ye götürülüyor. Ancak, büyük zarar görüyor. 5 metresi yırtılmış olarak ülkeye geri dönüyor.
İşte Fatih Sultan Mehmet'in Ayasofya Vakfıyesi'nden bir bölüm:
"İşte bu benim Ayasofya Vakfiyem, dolayısıyla kim bu Ayasofya'yı camiye dönüştüren vakfiyemi değiştirirse, bir maddesini tebdil ederse onu iptal veya tedile koşarsa, fasit veya fasık bir teville veya herhangi bir dalavereyle Ayasofya Camii'nin vakıf hükmünü yürürlükten kaldırmaya kastederlerse, aslını değiştirir, füruuna itiraz eder ve bunları yapanlara yol gösterirlerse ve hatta yardım ederlerse ve kanunsuz olarak onda tasarruf yapmaya kalkarlar, camilikten çıkarırlar ve sahte evrak düzenleyerek, mütevellilik hakkı gibi şeyler ister yahut onu kendi batıl defterlerine kaydederler veya yalandan kendi hesaplarına geçirirlerse ifade ediyorum ki huzurunuzda, en büyük haram işlemiş ve günahları kazanmış olurlar. Bu sebeple, bu vakfiyeyi kim değiştirirse, Allâh'ın, Peygamber'in, meleklerin, bütün yöneticilerin ve dahi bütün Müslümanların ebediyyen laneti onun ve onların üzerlerine olsun; azapları hafiflemesin; haşr gününde yüzlerine bakılmasın. Kim bunları işittikten sonra hâlâ bu değiştirme işine devam ederse, günahı onu değiştirene ait olacaktır. Allâh'ın azabı onlaradır. Allâh işitendir, bilendir."
Başbakan Erdoğan'ın tam da Dersim çıkışını yaptığı günlerde, yani 24 Kasım 1934'te çıkartıldığı söylenen tartışmalı bir kararname ile Ayasofya müzeye çevriliyor. Hazır Dersim arşivlerinin açılması gündemdeyken, Ayasofya arşivlerinin de açılması çağrısında bulunuyoruz.
Gerçekten arşivlerde böyle bir kararname var mı? Belgedeki Atatürk'ün imzası gerçek mi? Ayasofya'nın mülkiyeti kimde? Alınmış bir karar varsa bu ne kadar hukuka uygun? Bunca tartışmaya rağmen neden hâlâ Ayasofya Camii ibadete açılmamaktadır? Önünde hangi engeller vardır? Batılı ülkelerde Ayasofya'yı yeniden kilise yapma gayretlerine ve Avrupa Parlamentosu'nda bu yönde karar çıkartma çabalarına rağmen, neden hâlâ bir adım atılamamaktadır?
Geliniz, Dersim için özür dilerken, bir özrü de Fatih Sultan Mehmet Han'dan dileyelim. Vakfıyesine uyup, Ayasofya'nın zincirlerini kıralım.
Buckingham önünde hatırlanan asalet!
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün İngiltere ziyareti medyamızda epey yer buldu bu hafta. Hayrunnisa Hanım'ın yüksek ökçelerinden, Cumhurbaşkanı Gül'ün frak giymesine birçok konu haber oldu. Ziyaretin bizim dikkatimizi çeken yönü ise, Cumhurbaşkanı ve eşi için Kraliyet ailesi tarafından yapılan karşılama töreniydi.
Törenin fotoğrafları Çankaya Köşkü'nün internet sitesinde de yayınlandı. Karşılama töreni için ayrılan alana White Hall kapısından giren Cumhurbaşkanı Gül ve Bayan Gül, İngiltere Kraliçesi 2. Elizabeth ve eşi Edinburgh Dükü Philip tarafından karşılandı. Kraliyet Şeref Kıtası'nın selamlanmasının ardından Süvari Birliği eşliğinde Kraliyet atlı arabaları tören alanına geldi. Kraliçe Elizabeth ve Cumhurbaşkanı Gül ilk arabaya, Bayan Gül ile Edinburgh Dükü Philip ikinci arabaya bindiler. 7 atlı arabadan oluşan konvoy Mall Caddesi'nden geçerek Buckingham Sarayı'na ulaştı. Bütün görevliler yüzyıllar öncesinden kalma kıyafetler giymişti. Yüzyıllardır devam eden bütün ritüeller aynen uygulandı. Top atışları, marşlar, sevgi gösterileri... Kraliçe de orada, başbakan da... Kompleks yok, kaygı yok, rahatsızlık yok... Tam tersine tarihe saygı var. Üzerinde güneş batmayan Britanya Krallığı'nın tüm ihtişamı yansıtılıyor, bir karşılama töreniyle.
Törene bakınca, bizdeki malum zihniyetin Osmanlı'nın bıraktığı şanlı mazimizle alay eden veya yok sayan yaklaşımı aklıma geldi doğrusu. Kaddafi'nin Roma ziyaretinde Doria Pamphili parkına kurduğu çadırı her fırsatta aşağılamaya çalışan bir kısım medyamızın, TBMM tarafından Sultan Abdulmecit için kendi yaptırdığı Dolmabahçe Sarayı'nda ilk kez anma programı düzenlemesi üzerine ne gürültüler kopardığını da unutmuyoruz.
Cumhurbaşkanı Gül'ün Londra dönüşü uçakta söylediği sözler, bu ihtişamlı törenden ne kadar etkilendiğini gösteriyor: "Cumhuriyetle yeni düzen oturmuştur. Türkiye'de, geriye dönüş talebi söz konusu değil. Hatta hanedan mensuplarının böyle bir şeyi söz konusu değil. Yeri geldiğinde devletlerin semboller üzerinden büyüklüğü ortaya çıkar. Lüzumsuz harcamaları kastetmiyorum. Devletler büyüklüklerini gösterirken geçmişlerinin itibarını da yansıtacak şeyler olmalı. Protokol de olsun, şekil de olsun, bir odanın düzeninde olsun. Bu, başbakanın, cumhurbaşkanının odası olabilir. Bunlar ülkenin büyüklüğü ve asaletiyle ilgili şeyler. Doğrusu bunları kaybetmiş vaziyetteyiz. Bazen hiç geçmişi olmayan, sanki tarihe damgasını vurmamış bir devlet gibi davranışımız oluyor. Doğrusu Türkiye'ye karşı haksızlık..."
Londra'daki ihtişamlı karşılama töreni Cumhurbaşkanı Gül'e, muhteşem medeniyetimizi bir kez daha hatırlatmış. Dileriz, başta malum medya olmak üzere, herkes bu asil tarihimizi bir kez daha hatırlar...
Ali Coşkun'un uyarılarına dikkat!
Eski AKP'li bakanlardan Ali Coşkun, geçtiğimiz hafta ekonomideki üç büyük sıkıntıya dikkat çekti: "Sıkıntılardan birincisi bütçe açıkları. Şu anda dengeli gidiyor ama çok sağlıklı bulmuyorum. Özelleştirmelerden, vergi barışından gelen paralarla bütçe dengelendi. İkincisi sıcak para. Sıcak para, Türkiye'de her an tehlike yaratabilir. Ama en büyük tehlike cari açık. 70 milyar doları aştı. İthalat-ihracat arasında denge kurulamıyor. Türkiye'ye bir şey olmaz demekle olmaz, tedbir almalıyız. Üretim olmazsa işsizliği çözemezsiniz. İşsizliğin reçetesi yatırım ve üretim."
Coşkun, AKP'de Sanayi Bakanlığı ve ekonomiden sorumlu genel başkan yardımcılığı yaptı. Ekonomi konusunda muhalefetten uyarı geliyordu, ilk kez parti içinden de hükümete uyarı yapıldı. Irak'ın işgali sırasında ABD ile yapılan at pazarlığı(!) hâlâ hafızalarda. Suriye ve İran'la ilgili tehlikeli gelişmeler yaşanırken, ekonomi konusunda içeriden gelen bu uyarıya dikkat etmek gerekiyor.
Gâvurun kalkanından hayır gelmiyor
Geçtiğimiz hafta üç savaş gemisini Suriye'yi korumak üzere Akdeniz'e gönderen Rusya, bir önemli adım daha attı. ABD'nin füze kalkanına karşı çıkan Rusya, aralarında Türkiye'nin de bulunduğu füzesavar ve radar sistemlerini konuşlandıran ülkeleri menzile alacağını açıkladı. Krasnodar'a yerleştirilecek İskender-E füzeleri Malatya'da kurulacak Kürecik radar üssü ile birlikte Türkiye'nin üçte birini vurabilecek.
Menzili 2 bin kilometreye kadar çıkan, saniyede 2 bin 100 metre hızla seyreden ve 4 dakikada Türkiye sınırına ulaşabilen İskender füzelerinin menzilinde olan iller ise şunlar: Trabzon, Artvin, Rize, Giresun, Ordu, Samsun, Gümüşhane, Bayburt, Erzurum, Erzincan, Sivas, Tokat, Amasya, Kars, Bingöl, Tunceli, Ağrı, Van, Bitlis, Muş, Malatya ve Elazığ.
İsrail'in güvenliği için Malatya Kürecik'e kurulmakta olan füze kalkanı, Türkiye'yi Rus füzelerinin hedefi haline getirdi. Gerçeten de doğruymuş, "Gâvurun kalkanından hayır gelmiyor".
Kılıçdaroğlu'nu mazur görün(!)
Başbakan Erdoğan, Dersim olayları ile ilgili olarak devlet adına özür dilerken, "Dersim'in evladı" olmakla övünen CHP Lideri Kılıçdaroğlu'nun ısrarla özür dilememesi şaşkınlıkla karşılanıyor. Yarınki grup toplantısında yapacağı konuşmada yine Dersim konusuna değinmesi beklenen Kılıçdaroğlu, bu kez özür diler mi, doğrusu pek ümitli değiliz. Peki CHP Liderini, CHP'nin tek parti iktidarı döneminde yaşanan bir insanlık dramı karşısında özür dilemekten alıkoyan ne? İstiklal mahkemeleri, İskilipli Atıf Hocaefendi, kapatılan, yıkılan, ahıra çevrilen camiler... Acaba bu özrün arkası kesilmez, defter bir açılırsa bir daha kapanmaz diye mi endişe ediyor?


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



