Tanımamak elimde değildi ki! Bir zamanlar görev yaptığım yere o müdür olarak atanmıştı. Bir okula müdür olabilmek için ne taklalar atıldığını bir bilseniz, utanırsınız. Şimdilerde sınav icat edildi de durum biraz daha farklı bir boyut kazandı, fakat sınavların konması taklaların atılmadığı anlamına gelmiyor elbette!
Öğrendiğimde sevinmiştim teoloji ve tarih tahsili görmüş biri diye... Çünkü beklentiler bu doğrultudadır. Dürüst olur, hakka hukuka riayet eder, işini doğru yapar hatta eğitim öğretimde verimli olmak için ben ona, o da bana yardımcı olur diye düşünmüştüm.
Yıllarca idarecilik (!) yapmıştı. Zaman içinde de şahit oldum ki, bu kadar uzun süre idarecilik yaptığı için "öğretmenlik"ten / "eğitimcilik"ten uzaklaşmış araziye uyup "ortam idarecisi"ne dönüşmüştü. Ünlü bir iş adamının binasını yaptırdığı bir okul olduğu için de, bu iş adamına sırtını dayayıp işini yıllarca aynı ortamda sürdürmeyi başarmıştı!
Hani bir zamanlar İstanbul'da Demirel'in cumhurbaşkanlığı döneminde atanmış ve yıllarca burada görev yapmış teoloji tahsilli bir müdür vardı. Uzun yıllar suya sabuna dokunmadan "gelen paşam, giden ağam" kabilinden bir anlayışla görev yapmıştı. Hatta mâlum 28 Şubat sürecinin öncesinde ve sonrasında her iki anlayışa da "hizmet etmek!" gibi bir maharete sahip olan biriydi.
Koalisyon hükümeti döneminde, Ecevit'in görevden almak istemesi üzerine, dönemin cumhurbaşkanı Demirel'in, Başbakan Ecevit'e, "Sen ne söyledin de yapmadı ki!" deyip de yıllarca yerinde kalan şu kişi... Akparti döneminde bir üst makama yükseltilerek ancak görevden alınabilmişti.
İşte ülkemizde idarecilik anlayışı budur! "Sen ne söyledin de yapmadı ki!" Kanun, kural, yönetmelik hiç önemli değil, muktedir güç ne söylerse, ne emrederse "Eyvallah" diyen idareciler muteberdir! Bu da usulsüzlüklerin, kanuna, kurala, yönetmeliğe aykırılıkların hüküm sürmesi demektir.
Böylesine müthiş bir yeteneğe (!) sahip olan idareciler yıllarca ve yıllardır Millî Eğitim'i idare ettiler ve hâlâ da etmektedirler. Büyük çoğunluğu birbirine benzediği için halkanın zincirleri arasında herhangi bir zıtlaşma olmaz. "Her şey yolundaymış!" izlenimi verilmektedir. Taşın altına ellerini sokmadan makamlarında huzur içinde otururlar.
Eğitim öğretim yapılamayan, hatta yapılmayan okullardan bile ses seda çıkmaz. Çünkü herkes halinden memnun görüntüsü vermektedir. Bu tür ortamlarda "kahir ekseriyet", içerideki farklı sesleri anında susturmaya muktedirdir. "Farklı ses" dediklerim de, görevinin gereğini yerine getirmek isteyenlerdir, yoksa olması gerekenin dışına çıkanlar değil. Kahir ekseriyetten kastım da "kontrolsüz güç"tür, yoksa sayısal çoğunluk veya hakkaniyet değildir.
Meselâ bu güce sahip olanlara göre, eğitim öğretimin kalitesini yükseltmek, kendilerine emanet edilen gençleri daha iyi nasıl yetiştiririz kaygısı ve düşüncesiyle hareket etmek "farklı ses"tir ve anında susturulması gerekir.
Görevlerini hakkıyla yapmak isteyenlerin görev yapmasına engel olan "çatlak sesleri susturmak" önündeki engelleri kaldırmak ve görev ahlâkının gereğini yerine getirmek istemek bu tür idarecilerce doğru bulunmaz. "Sen de kim oluyorsun, bu işi sen mi bileceksin ben mi?" gibi üst perdeden sesleri duymanız her zaman mümkündür.
Arsızların, kanun, kural tanımazların hüküm sürdüğü bir ortamda bulunmanın, bir "insan" için ne kadar büyük bir işkence olduğunu şöyle bir düşününüz.
Siyasal hayatta yaşanan her türlü görüntüyü, eğitim öğretim ortamında da aynen bulabilirsiniz. Nasıl siyasî ve sosyal hayatta kural tanımazlar, utanmazlar rahat bir şekilde yaşıyorlarsa okullarda da durum bundan pek farklı değildir. Haksızların sesi oralarda da çok çıkıyor, edepsizler oralarda da kendilerine yer bulabilmişlerdir.
Çünkü herhangi bir olay çıktığında, arsızların etkinliği yüzünden makamının elinden gideceğini düşünen idareciler!, makamlarını korumak için sessiz çoğunluğu, hakkı hukuku, eğitim öğretimi düşünmek yerine ahlâksızların kayığına binmektedirler. Çünkü haksızlar, güçlüdürler. Güçlünün yanında yer almazsan ayakta kalamazsın. Kuzu postuna bürünmüş ahlâksızlar, seslerini yükselterek kendilerini haklı gibi gösterebilmektedirler.
"Sen ne söyledin de yapmadı ki" zihniyetli eski yani yaşlı idarecilerin genel tavrı, güçlünün yanında yer almaktır, hakkın, hukukun değil... Eğitimdeki başarısızlığın temel sebeplerinden biri de burada yatmaktadır. Bunların bir an önce "tahliye edilmesi" gerekir. Eğitim camiası bunları sırtından atmak zorundadır, gerçekten eğitim öğretime yönelebilmesi için...
Durumun vahametini kavramaktan âciz olanlar da maalesef seslerini çıkartmamaktadır. "Aman çocuğumun başına bir şey gelmesin!" diyenler veya işlerinin yoğunluğu yüzünden bu gibi lüzumsuz! işlerle uğraşmaya vakit bulamayanlar sorumluluk almaktan kaçınmaktadırlar. Bu durumda da meydan edepsizlere kalmaktadır.
İstisnalar dışında okul aile birliklerini şöyle bir tahlil ediniz, hep sorunlu çocukların velileridir buralarda görev alanlar. Zaten sorunlu çocuğun velisi de sorunludur. Onlardan okul adına, eğitim adına ne hayır bekleyebilirsiniz ki? Onların derdi idareye yakın olmaktır. İdareye ve öğretmene yakın olmak menfaatleri açısından birçok sorunu, "sorun" olmaktan çıkartmaktadır.
Dr. İhsan Alperen


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




