BİR arkadaşımın daveti üzerine Üsküdar Bağlarbaşı'nda bulunan İslâm Araştırmaları Merkezi'nde (İSAM) Kültür ve Turizm Bakanlığı İstanbul Devlet Türk Müziği Araştırma ve Uygulama Topluluğu'nun aylık faaliyetlerinden bir olan konsere gittim (19 Ocak 2012). Müzik ruhun gıdasıdır deniyor ya aynen katılıyorum. Aynı zamanda müziğin bir terapi olduğuna da inananlardanım.
Ününü sıkça duyduğum İSAM'ı epeydir merak ediyordum. Kabul etmek gerekir ki İSAM ilk andan itibaren "farklı" bir mekâna girdiğinizi ve ayrıcalıklı bir ortamla karşı karşıya bulunduğunuzu hemen hissettiriyor. Sanki kulağınıza "Ben akademik bir çalışma ortamıyım" diye fısıldıyor. Ortamdaki "özgünlüğü" ve "özgüveni" görür gibi oluyorsunuz. Çevredeki insanlara dikkat ettim "ortalama insan" profilinin fevkinde görünüyorlardı. Mutlaka "müzik dinleme"sini de, "yemek yeme"sini de bilirler diye düşündüm.
İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi olarak da kullanılan bina göğe doğru yükselenlerin aksine oldukça mütevazi ve farklı mimari özelliğe sahip. Girişteki geniş bir avlunun etrafında, sağda idare binası, girişin tam karşısında "Buranın beyni benim" dercesine duran oldukça ihtişamlı bir kütüphane, sol tarafta ise kapıda Edebiyat Fakültesi yazan, İSAM araştırmacılarının ve üniversite hocalarının odalarının bulunduğu ve aynı zamanda dersliklerin ve sosyal faaliyetlerin yapıldığı bina yer alıyordu.
Araştırmacılar binasının girişinden bir kat aşağı inildiğinde, kutu gibi muhafazalı konferans salonuna giriyorsunuz. Burası çevresinden bağımsız, konferans, seminer düzenlemek, müzik icra etmek ve dinlemek için oldukça güzel bir mekân. Etrafı gözlemleyerek salona girdim ve olup bitenleri daha iyi görebilmek için arka taraflarda bir koltuğa oturdum.
Başlama saati yaklaştıkça salon dolmaya başladı. Bilâhare sahnede sunucu belirdi. Sunucunun müeddep tavrı da artistim söylemi de takdire şayandı ve "konser"e hazırlayıcı bir edaya sahipti. Takdimden sonra koristler sahnedeki yerlerini aldılar. Huşû içinde "klasik eserler"den oluşan bir konser dinleyeceğim düşüncesiyle kendimi ruhen hazırladım.
Epeydir "klasik eserler"den oluşan bir konsere gitmemiştim. Bu anlamda beklentilerim vardı. Ancak konserin başlamasına ve vaktin epey ilerlemesine rağmen ortam bir türlü durulmuyordu. Müzik dinleme hâlet-i ruhiyesi içindeyken, "müzik dinlemesini bilmezler"in içeri girip çıkmak suretiyle sürekli hareket halinde olmaları "konser ortamı"nın oluşmasına bir türlü fırsat vermedi.
Güftesi Yavuz Sultan Selim'e ait şehnaz şarkıda söylendiği gibi "Sanma şâhım herkesi sen sâdıkane yâr olur" dizesini, "Sanma sen her konsere geleni müzik sever olur" şekline tahvil etmek için burası tam yeriydi. Bu yüzden birinci bölümdeki segâh makamındaki klasik fasıl güme gitti desem haksızlık etmiş olmam.
Hele konser sırasında öyle birinin hareketi vardı ki müzik sever herkesi çileden çıkardı. Tam konserin birinci bölümünün orta yerinde kapıdan içeri girip sıradan bir mekândaymış gibi, bir eli cebinde tebessüm ederek en ön sıraya gidip oturması her şeyin tuzu biberi olmuştu.
Durumun vahametini "gören" ve "hisseden" yönetmen, ara verildiğinde özür dileyerek söz aldı ve böyle bir mekânda konser sırasında içeri girip çıkma gibi kayıtsız hareketleri hiç beklemediğini ve çok şaşırdığını, üzüldüğünü mahcubiyet içinde ifade ettikten sonra dinleyiciden "sanata saygı" beklediğini üstüne basa basa takrarladı haklı olarak!
Böylesine "akademik" bir mekânda, konser ortamının ruhuna uygun hareket edilmemesi adına üzüldüm. Üstüne üstlük bir de "azar" söz konusu oldu. Okkalı bir şamar gibiydi yönetmenin uyarıları!
Belirtmem gereken bir husus da yönetmenin uyarıdaki haklılığının yanı sıra esas konseri ya da müziği katleden hususlardan bir diğeri de, sahnedeki perdede projeksiyonla sürekli bilgi verilen "hareketlilik"ti. Yazılar değiştikçe bütün dikkatim dağılıyordu. Konser izlemekten çok "örnek müzik dersi"ne dönüşen konser-ders görüntüsü oldukça rahatsız ediciydi.
Konser sırasında yansıtıcıyla verilen bilgilerin önemli bir kısmı, girişte temin ettiğimiz broşürde zaten mevcuttu. Aslında bu durum, projeksiyonun yeni icat olduğunu düşünen sonradan görme bir tavırdan farksız gibiydi. İkinci bölümde program esnasında salona giren çıkan olmadı fakat bu sefer de yansıtıcıya verilen "görsellik" konseri "konser" olmaktan çıkardı. Uyarının etkisiyle olsa gerek ki bu bölümde salon epey boşalnıştı. Hiç kuşkusuz sanat bir üst değerdir. Hele müzik gibi bir sanat öncelikle "huşû" halini gerekli kılar. Müzik gözden ziyade gönle, ruha hitap eder. Gözlerinizi yumup melodi ve nağmelerin eşliğinde duygu dünyasında seyahat etmenize imkân verir.
Hâsılı sinema, tiyatro, konser, kütüphane, konferans, cami, sınıf gibi ortamların kendine özgü kuralları vardır. Buralarda hiç kimse istediği gibi davranamaz. Herkes bulunulan ortamın edep / âdap kurallarına uymak zorundadır. Bu bir kültür ve görgü meselesidir.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



