Boğaziçi Üniversitesi, diğer üniversitelerden farklı olarak, "Kürt Edebiyatı Komisyonu" adını taşıyan bir çalışma topluluğunu resmen tanıyan ve bu komisyonun yıllık olarak çıkardığı, Türkçe-Kürtçe metin ve şiirleri içeren kapsamlı bir dergiyi de kendi matbaasında basan bir üniversite. Söz konusu durum, bu üniversitede okuyan ve Kürt kültürü ve kimliğini tartışan, bu çalışmalarda yer alan öğrencilerin karakteristiğini ve düşünce seyrini takip ve tahlil etmeyi de mümkün kılıyor. Biraz da bu imkândan yararlanarak, Kürt Sorunu'nun tarihsel-düşünsel zemininden çok, Boğaziçili Kürt öğrencilerin simasını ve yapılan kültürel çalışmaların sadece bir resmini çizmeye çalışacağım.
Edward Said, Yersiz Yurtsuz (Out of Place) adlı kitabında, "Edward" ve "Said" isimleri metaforunu kullanarak, bu iki isim arasındaki karşıtlık ve farklı aidiyetlerin içerdiği anlamsal farklılaşmalardan hareketle kimlik bölünmesine değinir. Bu metafor irdelendiğinde, "Said" ismi bir yerellik ve madunluk ifade ederken, "Edward" ismi bir evrensellik, (Batı'nın kendi yereli olan değerleri evrenselleştirme ya da evrensel olarak kabul ettirme başarısı ve işgüzarlığı göz önüne alınırsa) kabul edilirlik anlamına gelir. Edward Said'in kendi deyimiyle "Yersiz Yurtsuz" hayatı, bu iki kimlik arasında geçen gel-gitler ve zıtlıklarla örülü bir hayattır.
Koşulların belirleme gücü: Kimlikte gel-gitler
Boğaziçi Üniversitesi'nde Kürt dili veya kültürüyle ilgili çalışmaların niteliği ve seyri, bu çalışmalara katılan öğrencilerin düşünce ve duygu dünyaları da benzer bir ikilikten beslenir. Bir yönleriyle doğu kökenli ve Mezopotamya üzerinden tanımlanan, aynı zamanda madunluk altyapısına da sahip olan yerel bir kimliğin taşıyıcısı olan Kürt öğrenci, diğer taraftan Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi olması bakımından Amerikan ekolünün içinde barındırdığı liberal ve görece özgürlükçü muhtevayla da bir evrensel ve eleştirel kimlik oluşturma eğilimindedir. Ancak bu iki kimliğin, her zaman bir uyum veya denge içinde olduğu konusunda derin tereddütlere sahibim. Kimi zaman yerel kimliğin tehdit altında oluşunun hissedilmesiyle, bu kimliğin kabararak, daha sert bir söylemle bütünleşerek evrensel kimliği ikincil plana ittiği, ancak çoğunlukla soyut veya zihni meseleler gündemdeyken evrensel kimliğin benimsendiği göze çarpıyor. Boğaziçili Kürt öğrencileri ya da Kürt kimliği etrafında yapılan tartışmaları homojen bir kategorizasyon olarak ele almak aslında sağlıklı bir yaklaşım değil. Ancak, mevcut yapı için genel bir kategorizasyon veya tanıma-tanımlama ihtiyacı gerekli hale gelirse, Boğaziçi'nde okuyan Kürt öğrenciler için, pratik ihtiyaç ve somut zorlamalar söz konusu olduğunda kabaran politik yerel söylem ve kimlik, göreceli olarak daha rahat olan süreçlerde veya entelektüel faaliyetlerde yerini Boğaziçili kimliğe bırakıyor.
Bu öğrenciler ve yapılan çalışmaların tahlili yapılırken, sorulabilecek popüler ama meşru sorulardan ikisi, Boğaziçili Kürt öğrencilerin Kürt milliyetçisi olup olmadıkları ve İslam'la olan ilişkilerinin muhtevasının ne olduğu ya da İslam'ın bu öğrencilerin ve çalışmaların kapsamında olup olmadığıdır. Hemen söyleyelim, Boğaziçili Kürt öğrenciler milliyetçi sayılamazlar, din ile olan ilişkileri ise oldukça yüzeysel ya da hemen hemen hiç yoktur. Gayem, bu öğrencilerin niçin dindar olmadıklarını tartışmaya açmak değil elbette. Dindar olmak bir yana, her entelektüelin, şayet bir toplumla ilgili konuşmak istiyorsa, o toplumun tarihsel, düşünsel ve ruhsal mirasını bilmek gibi bir yükümlülüğü vardır. Sonuçta İngiliz, Fransız ya da Alman toplumunun bugünkü reflekslerini anlamak istiyorsak, nasıl Batı Düşüncesi'nin beslendiği üç temel sac ayağını, yani düşünsel ayak olarak Antik Yunan Felsefesi'ni, siyasi ve askeri örnek olarak Roma İmparatorluğu'nu, dini kaynak olarak da Hıristiyanlığı bilmek zorundaysak, Kürtleri de tanımak için İslam'ı, beğenelim ya da beğenmeyelim, kaçınılmaz olarak bilmek zorundayız.
Toplumsal yabancılaşma
Konumuza dönecek olursak, bugün, Kürtler adına siyaset yapan ya da yaptıkları iddiasında olan kitlesel hareketin din ile olan ilişkisine benzer bir yapı, Boğaziçili Kürt öğrencilerde de kolaylıkla gözlenebilir. Yumuşatılmış sosyalist bir kimlik etrafında şekillenmiş olan Kürt Edebiyatı Komisyonu'nun ve bu komisyonun çalışmalarına katılan öğrencilerin en güncel, oldukça da karmaşık ve ağır sayılabilecek konularda sergiledikleri etkileyici performans, İslam söz konusu olduğunda yerini ya kısık bir sesle dillendirilen veya hissedilen bilindik önyargılara, ya da açıkçası ironik sayılabilecek mutlak bir bilgisizliğe bırakmaktadır. İslam'la ilgili bu bilgisizlik ve ilgisizlikten en azından entelektüelizm kaygısıyla bile olsa pek de rahatsız görünmeyen, hatta kimi zaman İslam'la ilgili herhangi bir iz veya dağarcık taşımamayı entelektüel bir erdem sayan bu öğrencilerin İslam'a örtük bir öfke duydukları bile söylenebilir. Öyle ki, Zerdüştilik veya Yezidilik söz konusu olduğunda duyulan heyecan ve hoşgörü anları, İslam mevzu bahis olduğunda tarihsel mahrumiyetlerin ve bin yıllık bir kılıç ve şiddetler zincirinin çağrışımına dönüşür. Bu çalışmalara katılan öğrenciler çoğunlukla, İslam öncesi Kürt tarihinin ve Kürtlerin daha parlak bir saygınlık, iddia ve üretkenlik içinde olduğu kanısındadırlar. İslam'la beraber ise, kılıca boyun eğdirilen Mezopotamya'nın bu kadim halkının bin küsur yıllık uzun bir fetretin ardından yeniden tarih sahnesine çıkmasının başat koşulu olarak İslam'ın ya toplumdaki etkinliğinin kırılması veya modernize edilerek siyasal olabilecek, iktidarla olan itaat temelli ilişkinin koparılması ve Kürtlerin dönüşümünü zorlaştıran dinin öz ve yapısının hissedilemeyecek düzeye indirgenmesi gerektiğini varsayarlar.
Özellikle 70'li yılların ortalarında Türk Solu içinde doğup büyüyen Kürt Solu hareketinin Kürtlerle olan ilişkisindeki temel yaklaşımın biraz yumuşamış bir versiyonu sayılabilecek bu yargı, Kürt aydının ve siyaset yapıcılarının Kürtlerle kavgalı olmasının da temel nedenidir. Hatta denilebilir ki, söz konusu hareketlerin toplusallaşamamasının veya Kürt aydını ile Kürtlerin ayrı bir dili konuşuyor olmasının, dünyayı ve varoluşu, politik süreci algılama ve okumasındaki farklığın da temel tetikleyicisi bu yaklaşımdır. Can alıcı nokta ise, hemen her konuda kavgalı olan ya da öyleymiş gibi görünen Kürt hareketi ile devlet ideolojisinin, Kürtlerin yaşadığı coğrafyada modernizmin veya sekülerleşmenin oturması konusunda dillendirilmemiş bir ittifak içinde olmalarıdır. Her iki kanadın uzlaşabildikleri bu ender ortaklık, doğal olarak Kürtleri toplamda her ikisine karşı mesafeli ve şüpheli durmaya itiyor ve çözümü başka yerlerde aramalarına yol açıyor. Dahası, modernist ve sosyalist bir yapıya sahip olan bu akımın "erdem" ve "doğru olan" ile ilişkili algılayışı da, Kürtlerin söz konusu kavramlara yüklediği anlamdan oldukça kopuktur. Böylece, Kürtlerin tarihsel olarak taşıdıkları bu en basit ama aynı zamanda en etkili karakteristiğinin ıskalanması, Kürt hareketi gibi, Boğaziçili Kürt öğrencinin de bizzat kendi toplumuna yabancılaşması sonucunu doğuruyor.
Kent ve kimlik
Bu öğrenci çalışmalarının Kürtlerle olan bağının içeriği böyle iken, şu anda İstanbul'da ve üniversitede içinde yaşadıkları topluma yaklaşımlarında ise bir farklılaşma görülüyor. Hayatının önemli bir kesimini Kürt nüfusunun ve geleneklerinin yoğun olarak domine ettiği bir coğrafyada geçiren bu öğrenciler, Boğaziçili veya İstanbullu toplumla giriştikleri ilişkilerinde daha başarılı ve uyumlu bir denge kurabiliyorlar.
Geçmişinden taşıdığı farklılık ve alışkanlıklar ile mevcut koşulun değer yargıları ve yaşam biçimi arasında harmonik ve kendine özgü bir yaşam alanı oluşturabilme becerisi, bu öğrencilerin gelişkin bir özelliği sayılabilir. Yani Boğaziçili Kürt öğrenci, üniversitede ve kentte içinde yaşadığı toplumu ne başlanıp bitirilmiş, ne de henüz hiç başlanılmamış bir sayfa olarak görüyor.
Aksine, bu sayfanın yazılmaya devam ettiğinin farkında olarak, bir taraftan kendi yerel kimliğinden taşıdığı bazı değerlerle sayfanın yazımına katkıda bulunuyor, diğer taraftan ise kendisinden önce yazılmış olan paragrafların gerekliliklerini yerine getirebiliyor. Koşulların sertleştiği veya toplumsal gerginliğin arttığı zamanlarda bu uyum sarsılıyor izlenimini verse de, en azından olağan zamanlarda böyle bir alış-veriş ve harmoni kolaylıkla gözlenebiliyor.
Kürt Edebiyatı Komisyonu'nun gerçekleştirdiği çalışmalar da aslında bu yapıyı besleyen ve yaygınlaştıran bir konsepte sahip. Ya da tersinden alacak olursak, Kürt Edebiyatı Komisyonu'nun çalışmaları, bu komisyonda yapılan tartışmalar ve varılan entelektüel sonuçlar, Boğaziçili Kürt öğrencilerin içinde yaşadıkları toplum ile içinden geldikleri toplumun kültürel değerlerinin çatışmaya dönüştürülmeden bir senteze ulaştırılabilmesi kaygısının somut bir yansıması niteliğinde.
Komisyonun çalışmalarında, muadillerinin aksine, devletleşmenin gerekliliği ya da bu sürecin niteliğinin ne olacağı değil, devletleşmenin doğuracağı iktidar sorunları, iktidarın içinde taşıdığı içkin şiddet eğiliminin ve toplum veya ulus inşasındaki problemli ve pek de insani olmayan yönlerinin yoğun olarak tartışıldığı görülür. Milliyetçilik, Kürt Milliyetçiliğinin Kökenleri, Şiddet, Kimlik, İktidar ve Ulus İnşası, Tarihsel Düşünce ve Tarihe Yaklaşım Metodu gibi konularda kapsamlı tartışma ve okumaların yapıldığı bu komisyonda, oldukça eleştirel ve hatta kimi zaman bazılarınca Kürtlerin hiç de lehine olmayan çeşitli sonuçlara ulaşılabildiği ve üstelik de bundan rahatsız olunmadığı durumlar birer istisna değildir.
Entelektüelizmin hazzı, düşüncelerdeki şaşırtıcılık ve çeşitlilik, bilginin ilginçliği karşısında heyecanlanan komisyon çalışanları, belki de kimi zaman tam da bu nedenlerden dolayı somut ve pratik koşul ve zorlamaların üzerine çıkıp daha soyut bir düzlemde ama kesinlikle daha insani bir muhtevada tartışabilme potansiyelini sergileyebiliyorlar. Milliyetçiliğin kendilerince sorunlu ve hatta kimi zaman ölümcül olan sonuçlarının birer mağduru olduklarını düşünen bu öğrenciler, her zaman başaramazlarsa da, çoğunlukla buna tersinden milliyetçi bir reaksiyonla cevap vermek yerine, daha sağduyulu ve "mazlum kimliğin" içinde barındırdığı sorun ve çıkmazların da farkında olduklarını hissettiren görüşleri dile getirebiliyorlar. Tekrar vurgulamak gerekirse, en azından olağan zamanlar için bunu gözlemlemek oldukça kolay.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



