Ne diyordu Dilber Hanım: " Ben lafımı ortaya koyarım, beğenen alır, beğenmeyen bırakır gider."
Hayır, illa beğenmek zorundayız. Bir Amerikan dergisi dünyanın en büyük entelektüeli mi seçmiş, siz de en büyük entelektüel kabul etmek zorundasınız. Orhan Pamuk'un bile dördüncü geldiği oylamayı sorgulamayın, diyorlar. Biz istersek bir vaizden dünyanın en büyük entelektüeli çıkarırız, diyorlar. Nihayetinde oy ile kotarılmıyor mu? E, bizde oydan daha çok ne var? Bir seferberlik düzenleriz, entelektüel olursunuz, keramet ehli ve kerametlerinin kendi ağzından dinlediğiniz şair, yazar, hatip de olmanız mümkün. Dünyanın en büyük entelektüeli mezkur şahıs ise, af edersiniz, Alev Alatlı, Begoviç, Edvard Said kim oluyor o zaman?
O insanın omuzlarına dağlar kadar yük yüklenmiş, hatta tersinden hakaret edilmiş kimin umrunda? İlla birinci olacaklar, Bediüzzaman'ı Sibirya'da esir tutan Rusya'dan illa aferin alacaklar. Kiminle ve nelerle? Ebru Gündeş'in şarkıları, Mustafa Sandal danslarıyla. Küçük Emrah, Ebru Gündeş jüri olacak ve biz gururlanacağız. Gururlanmakla kalmayacağız ağlayacağız da. Ağlamak öyle köşelerde, gizli saklı olursa makbul değil. İlla kamera karşısında ve canlı yayında olacak. Sonra bunun adı "ihlas" filan oluyor.
Türkiye'de lise öğrencilerinin anlamadığı "ruh-ı mücerret"i iki Kongolu bebe söylediği için TV kameraları önünde ağlamalıyız mutlaka. Gazete ve televizyonlarda "gözyaşı sel oldu, duygusal anlar" vs. denilip magazin olamazsınız yoksa.
Bize cevap vermekle kendini yükümlü hissedenler Kürşat Bumin'i de boş bırakmamış. Amerika, muşarun ileyhin "üstün ikna gücü olan bir eğitimci" olduğu konusunda tereddüt içindeydi vatandaşlık verirken, oysa bize gönderilen e-postalara bakabilseydi hiç zorluk çekmezdi bu konuda. Bir köşe yazarının yazısını cevap olarak göndermişler bana. Ne diyor yazar? "Yılların ezilmişliği, yalnızlığı, bastırılmışlığı idi insanları ağlatan." diyor. Biz buna kompleks demişiz işte. Olimpiyatları övenlerin hiçbiri Türkçenin vazgeçilmez bir dünya dili haline geldiğini söyleyemiyor zaten. Çünkü yok böyle bir gerçeklik. Organizasyonu övdü yazanlar. Biz de zaten tersini söylemedik. Yurt dışına öğretmen gönderebilmek başlı başına bir olay, bunu devlet yapabilirdi, bir cemaat yaptı, dedik.
İlla Sivaslı şair gibi "En büyük Şampiyon ..." diye slogan mı atsaydık? O zaman aferin alacaktık. Ama benin böyle bir aferine ihtiyacım yok, bu konuda şapkadan sizin için tavşan çıkaranlara verin o aferinleri.
Çıkan bir iki eleştiri var, onu da "hoşgörü" adına "diyalogla" boğmak istiyorlar.
Şunu anlarım: Türkiye, Kürtçe TV'ye yeşil ışık yaktı. YÖK, Kürt Dili ve Edebiyatı bölümü açıyor. Biz de Kürtçe Olimpiyatları düzenleyelim, deseler ve Türkiye sathına Kürtçeyi yaysalar bunu anlarım. Ama Bediüzzaman'ın Kürt olduğunu öğrenince yüreğime hançer saplandı, anlayışında olanlardan bunu bekleyemezsiniz. Nihayetinde üstadın adı Said-i Kürdi değil mi? Çevirin üstadın bütün eserlerini Kürtçeye. Efendim? Ama bir Afrikalıya İstiklal Marşı ezberletmeyi, Türkçe Olimpiyatlarını canlı veren o televizyonda Ebru Gündeş, Mustafa Sandal ve daha bilmem kimler şarkı söyleyemezken, bu TV'ye sahip çıkan insanlar çocuklarına adı geçen/geçmeyen kişilerden şarkı ve danslar öğretmezken, kolbastı oynatmazken -neden acaba?- Afrikalı vs. çocuklara bunların belletilmesini anlamam, anlayamam. Bana gönderilen yazarın yazısında "bu çocuklar Fatih Sultan Mehmet'i, Atatürk'ü öğreniyor, ne var bunda" diyor. Pekiyi, "Süfyan" kim oluyor o zaman?
Ben size bir şey diyeyim mi? Ne yaparsanız yapın "derin bakış"ın gözündeki yeriniz aynı. Çünkü ayet açık: "Onların dinini kabul etmedikçe sizden razı olmazlar."
Ne demişti Dilber Hanım: "Ben lafımı ortaya koyarım, beğenen alır, beğenmeyen bırakır gider."


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




