İnsan, hayatı boyunca çeşitli insan tipleriyle karşılaşıyor. Bazıları üzerimizde olumlu anlamda ciddi etkiler bırakırken bazılarını görmüyoruz bile... Fakat insanın en çok sarsılmasına sebep olan kişiler, dost gibi görünüp de, kapımızı penceremizi açtığımız kişilerdir. Olumsuzlukları yazmayı pek sevmesem de bazı kişileri Allah sanki ibret olsunlar diye yaratmıştır diyerek, bu bağlamda bir karakter tahlili denemesi yapmak istiyorum.
Sözünü edeceğim bu kişiyi, çalıştığım ortama sonradan gelen ve uyumunun daha kolay olması için çevremde bulunan herkesle tanıştırdım. Çalışmalarında verimli olması için epey emek verdim, ilgimi, sevgimi, saygımı esirgemedim. Kuram ve eylem bağlamlı bir anlayışla, "dostluğun" nasıl olması gerektiğinin tipik göstergelerini ortaya koymaya çalıştım.
Birlikte hareket ettiğimiz için özellikle ramazan aylarında çıktığı vaaz kürsüsünden anlattıklarını ben de dinlerdim. Kürsüde söyledikleri ile günlük hayatta yaptıkları arasındaki uyumsuzluk beni rahatsız ederdi, fırsat buldukça münasip bir dille uyarmaya çalışırdım. Bu kişinin maddî sıkıntı çektiği zamanlarda üç beş kuruş kazanmak maksadıyla kürsüye de çıkıp, "paranın ne önemi var, mühim olan insanlık" kabilinden yaptığı vaazlardan rahatsız olurdum. Bu kişinin bazı hareketleri vardı ki hayretler içinde kalırdım. Meselâ bir gün sokakta birlikte sohbet ederek yürürken, bir şahsı gördük uzaktan. Bu kişi, aynı zamanda onun kapı komşusuydu. Evine gidip çayını, çorbasın içtiği birisiydi.
Başladı bu kişinin aleyhinde konuşmaya... Söyledikleri yenilir yutulur şeyler değildi. Hatta bu kişi çok sevdiğim ve saydığım bir dostumun da hısımıydı. Adamın yobazlığından beyninin tek hücreliliğine, görgüsüzlüğünden riyakârlığına varıncaya kadar akla hayale gelmedik laflar saydı döktü. Ben anlattıkları karşısında şaşkına döndüm. Neye uğradığımı bilemedim. Çünkü biraz sonra adamla yüz yüze gelip, selâm verip hoş beş edecektik.
Bu şahsa iyice yaklaştık. Bizi görünce gülümsemeye başladı. Az önceki sözleri söyleyen kişi değilmiş gibi, adama, "vay hacım!" diyerek öyle bir sarıldı ki, ben yer yarıldı yerin dibine geçtim. Bu manzara karşısında ruhum, beynim sanki yerinden oynamış, tarifsiz dalgalanmalar yaşadım. Vurgun yemiş balıkçı ya da abondone olmuş boksör gidiydim. Oysa ne söz söyleyendim, ne de kendisine söz söylenen! Sadece bir densizliğe, bir beyinsizliğe tanık olan biriydim.
Bütün bunları duymazdan ve görmezden gelmem mümkün değildi. Duyduklarım ve gördüklerim insanların çiğ süt emmişliğini hatırlattı bana; kontrol edilmeyen dilin kemiksizliği, birilerinin omurgasızlığını fark ettirdi. Bu kişi daha sonraki zamanlarda da büyük emeklerle oluşturduğum çevremdeki insanları birbirine düşman etti. Herkes içine kapandı.
Ailece görüştüğümüz bu kişiden fena halde soğudum ve uzaklaşmaya başladım. Kapı komşusuna böyle davranan bir kişi yarın bana da aynısını yapmayacağını nereden bilebilirim ki? "Komşusunu satan yarın seni de satar" dedim ve ilişkilerimin düzeyini iyice düşürdüm. Komşusu Ankara'ya gittiği halde ilişkisini kesmedi, dedikodularına malzeme bulabilmek için...
Bu şahısla aynı branşta hizmet veriyor ve aynı ortamda çalışıyorduk. O idareci ben öğretmendim ve aynı zamanda ben akademik çalışmalar yapıyordum. Bilenler bilirler, öğretmenliğin yanı sıra bu tür çalışmaların ne kadar zor olduğu ve fedakârlık istediğini... Haftada fiilen yirmi yedi saat derse giriyordum. Boş günüm yoktu. Ders biter bitmez Beyazıt'ın yolunu tutuyor, kan ter içinde nefes nefese ya dersin sonlarına ya da bitimine yetişebiliyordum. Derslerin olmadığı zamanlarda da çoluk çocuğumun rızkını temin etmek için büyük bir yayın faaliyetinin içinde bulunuyor ve oradaki işlerimi de aksatmamaya çalışıyordum. Bir gün, dayanamadım ve bu kişiden bir istekte bulundum. "Doktora derslerine yetişmekte zorlanıyorum. Senin idareci olmanın ötesinde biz arkadaşız ve meslektaşız, birbirimize yardımcı olmamız gerekir. Senden bir talebim var. Nasıl olsa sen her gün okulda bulunuyorsun, benim iki saat dersimi alır mısın?" dedim.
Sen misin böyle bir teklifte bulunan; açtı ağzını yumdu gözünü: "Arkadaş senin aslî görevin öğretmenliktir. Sen öğretmenliğini yapmakla mükellefsin. Senin doktora yapmak gibi, ek işler peşinde koşmak gibi bir görevin yok! Kendi dersine kendin girmek zorundasın, ben mecbur değilim senin dersine girmeye!" dedi. Önce şaka yapıyor sandım. Hatta "Şaka yapıyorsun değil mi?" dedim safça! O, "Hayır şaka maka yapmıyorum, çok ciddiyim. Görevini yap arkadaş!" dedi âmir edasıyla ve kendisinden hiç duymadığım bir ses tonuyla...
Müdür başyardımcısı olan bu kişi, bütün gün okulda bulunuyordu ve sadece iki saat derse giriyordu. Normalde maaş karşılığı olarak altı saate girmesi gerekiyordu. Herhangi bir çözüm beklediğimden değil de, tavır tespiti için durumu yine bir meslektaşımız olan okul müdürüne söyledim. O da beklediğim gibi, "Altı saate girmesi mevzuunu gündeme getirirsen programını delik deşik eder, o zaman iki değil dört saat dersini de alsa, sana hiçbir faydası olmaz" dedi. "Gerçekten yapar mı?" dedim, o da, "elbette yapar" dedi. Her ikisini de Allah'a havale ettim. Bu olaydan sonra görüşmemeye özen gösterdiğimi bu kişi (başmuavin) telefon açıp, tam kırk dakika boyunca kendisinin hatalı olup benden özür üstüne özür dilemesine rağmen; yine de ortak dostlarımıza benim haksız olduğumu söylemeye devam etti. "Bir suda iki defa yıkanılmaz" diyerek bu kişi ile ilişkimi tamamen kestim. Bilâhare başka bir okula müdür olarak tayini çıktı da, her gün yüz yüze olmaktan kurtuldum.
Ben okuldaki derslerime aksatmadan girdim. Üniversitedeki hocalar anlayış gösterdiler, ödev verdiler, verdikleri ödevleri özenle yaptım ve doktoramı başarıyla tamamladım. Çoluk çocuğumun rızkını temin etmek için çalıştığım işimi de aksatmadan yaptım. Bu kişinin de yaptıkları yanına kâr kaldı!


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



