Baştan söyleyeyim. Niyetim ne bir dış politika dersi vermek ne de bugünlerde eleştiri yağmuruna tutulan "sıfır ihtilaflı" dış politikayı eleştirmek.
Onun yerine bugünkü dünyada bir Müslüman'ın Türkiye ve diğer ülkelere nasıl bakması gerektiğini ve bugünkü olayları nasıl değerlendirmesi gerektiğini inceleme derdindeyim.
Bizler gelecekte dış politikamızı inşa edecek öğrencilerimize daha ilk dersten, ülkelerin dış politikalarını dayandırdıkları en hayati öğe ulusal çıkarlarıdır mantığını aşılayan bir millet durumundayız.
Çünkü Batı (Anglo-sakson-Yahudi) güdümlü eğitim sistemimiz bize bunun böyle olması gerektiğini emretmiştir.
Ama hiç düşünmeyiz ki, ulusal çıkarlarını en ön sıraya koyan bir Türkiye'nin çıkarları hiçbir zaman Suriye'nin, İran'ın, Irak'ın, Azerbaycan'ın vs. çıkarlarıyla uyuşamaz. Bunun mümkünatı yoktur. Bu duruma karşılık ise baştan ülkelerin neler yapmaları gerektiği realist düşüncelerle bir güzel anlatılmış ve ülkelerin çatışmaları için gereken her şey bilim aracılığıyla meşrulaştırılmıştır.
Öte yandan bunu bize öğreten Batı dünyası ise hiç de kurallara göre davranmamıştır. Madem ulusal çıkarlar bu kadar önemli, yıllarca tarihin en kanlı savaşlarını yaşamış olan Almanya ve Fransa gibi iki ülke neden kendi öncülüklerinde Avrupa Birliği'ni kurmuşlardır? Neden ulusal çıkarlarını bir kenara bırakıp ulus-üstü bir yapılanmaya gitmişlerdir? Aynı şekilde ABD neden bir Birleşik Devletler? Neden devletler ulusal çıkarlarına dayanarak federal yapıdan kopmuyorlar?
Öncelikle şunu kabul etmemiz lazım. Batı'nın diğer medeniyetlere karşı galip gelmesini sağlayan şey, sömürge sistemini devam ettirebileceği sistem olan ulus-devlet sistemini bu topraklarda uygulatabilmiş olması ve bu devletlerin sürekli çatışarak bir araya gelmesini önleyecek modernleşme politikalarını benimsetebilmiş olmasıdır.
Bizler Allah'ın yasaklamış olduğu kavmiyetçilik üzerinden çıkar çatışmalarına girdikçe, bu bölünmeden yararlanan Batı her fırsatta bu toprakları daha fazla parçalamaya ve bölmeye çalışmıştır. Ancak Arap Baharı örneğinde olduğu gibi Ortadoğu'dan başlayarak yavaş yavaş tüm dünyaya yayılmaya başlayan çözülmeler Batı'nın ulus-devlet sisteminin de kısa vadede olmasa da orta vadede yıkılmaya başlayacağının göstergesidir.
Nitekim dünyanın Amerika sonrası bir sürece girdiği, gücün Batı'dan Doğu'ya kaydığı, Çin'in yükseldiği, dünyada ortaya çıkan yeni güçler ve yeni dengeler gibi çok şey yazılıyor. Lakin benim anlamadığım nokta dünyanın hemen hemen her noktasında insanlar kendi değerlerine ve dünya görüşlerine uygun yönetim sistemi talep ederken, bizler neden hâlâ Batılılaşma sevdası ile bizleri ısrarla reddeden bir medeniyet içerisinde yer almak isteriz.
Biz koca bir cihan imparatorluğunu kaybettik. Bir insan ömrü önce 24 Milyon km karelik vatan toprağına sahiptik. Eskilerin tabiriyle koca bir köşk yanmış da ondan geriye bir bahçe kulübesi kalmış. Yanlış anlamayın Türkiye'ye bahçe kulübesi demiyorum, ama eskiyle yeniyi karşılaştırınca böyle bir oran ortaya çıkıyor ve hâlâ bu kayıpların muhasebesi neden yapılmıyor diye insanın sorası geliyor.
Dış politika derslerinde eskiden olduğu gibi medeniyetimizin cihad anlayışını anlatalım demiyorum. Ancak insanın tekrar sorası geliyor. Neden Batı'da olduğu gibi bizim de bir "military ministry" adıyla bakanlığımız yok ve neden bizim bakanlığımızın adı sadece Savunma Bakanlığı? Çünkü biz sadece müdafaa ederiz. İşte bizim dış politika anlayışımız maalesef bu bilinçaltına kazılmış değerlerle dolu.
Kısaca dış politikayı bir Müslüman perspektifinden değerlendirecek olursak, bence her şeyden önce karakterimizle ve değerlerimizle uyuşmayan Batılılaşma gibi arzularımızdan kurtulmak zorundayız. Akabinde ise kendi medeniyetimiz içerisinde var olan bölünmelerin önüne geçerek bir ulus-üstü yapılanmaya gitmek bizim en önemli önceliğimiz olmalı. Çünkü Allah her şeyden önce ümmetin beraberliğini emretmiştir.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



