Türkiye, Haziran 1996'da hem maddi, hem de manevi alanda halkın taleplerine cevap veren efsanevi bir hükümetle tanıştı. Herkes, geleceğine güvenle bakmaya başladı. Piyasalar hareketlendi. Havuz sistemi sayesinde rantiyeye giden paralar halkın cebine aktarıldı. Denk bütçe yapılarak bütün gelir gruplarının durumları düzeltildi. Tarihi sorumluluğumuzun gereği olarak dünyanın en mağdur insanları durumundaki Müslümanların problemlerinin çözümü için, Türkiye'nin öncülüğünde D-8'ler oluşumu başlatıldı.
Türkiye halkı aradığını bulmuştu. İnsanların yüzü gülüyordu. Ülkeye bolluk-bereket geldi. Huzur ve barış sağlandı. Problemler asgariye indi. Türkiyemiz'de hamle üstüne hamle dönemi başladı. Bu gidişat, daha güzel günlerin müjdesini veriyordu.
Bu güzel görüntü, dış güçlerin uykusunu kaçırıyordu. Erbakan Hükümeti'nin 8 Temmuz 1996'da güvenoyu almasının hemen arkasından "Erbakan başbakanlığında Türkiye nereye gider?" sorusuna cevap aramaya başladılar. Makovsky ve Ian Lesser isimli profesörler şöyle diyorlardı: "Türkiye'de Erbakan başbakanlığındaki bir hükümet hiçbir zaman Amerika ve İsrail'in menfaatlerini gözetmez. Erbakan milli politikalar takip etmekten yanadır. Onun için Erbakan bir an önce iktidardan uzaklaştırılmalıdır."
Dış güçler, Erbakan Hükümeti'ni yok etmek için iki çeşit plan yaptılar: Birincisi, Erbakan Hükümeti'ni iktidarda başarısız hale getireceklerdi. Bu olmazsa ikinci yol olarak, hükümet Erbakan ve arkadaşlarının elinden alınarak, parti içindeki gençlere verilmesi sağlanacak, ABD'ye bağımlılık bu şekilde devam ettirilecekti.
Birinci plan tutmadı. Çünkü, Erbakan Hükümeti o güne kadar görülmemiş efsanevi hizmetlere imza attı. Bu yüzden, planın ikincisini devreye soktular.
Halkın teveccüh ve desteğini kazanmış Erbakan Hükümeti'ni düşürmek için, içte ve dışta nice planlar yapıldı, nice oyunlar oynandı. Dış güçler, başta bazı etkili medya kuruluşları olmak üzere, Türkiye'deki uzantılarını harekete geçirdiler. Türkiye tarihinde ilk defa "Bir askeri yetkili dedi ki" başlığı altında meçhul insanlar ağzından yayınlar yapılmaya başlandı. Fakat Hükümet, bütün gücüyle halkın yüzünü güldüren icraatlar yapmaya devam etti. Azer Börtüçine, 30 Nisan 1997'de Milliyet'te yazdığı bir yazısında "Yapılan araştırmalar sonucu Refah Partisi'nin fevkalade başarılı olduğunu, anketlere göre 2000 yılında yapılacak bir seçimde yüzde 35, 2005 yılında yapılacak bir seçimde ise yüzde 66.9 oy alacağını" yazmıştı. Harp Akademileri'nde, irtica tehlikesinin anlatıldığı kitaplarda da aynen bu değerlendirmelere yer verilmiştir.
Hülya Okur'un röportaj olarak sunduğu "Şevket Kazan ile bir 28 Şubat Sohbeti" (Keşif Yy., sh. 24) başlıklı kitapta Şevket Bey şunları anlatıyor: "Yenilikçiler-gelenekçiler ayrımının patenti Yahudi lobisinin başındaki Makovsky'ye ait. Bunlar, Recep Tayyip Erdoğan'ın arkasına ABD'nin eski Büyükelçisi Abramoviç'i, Abdullah Gül'ün arkasına da o tarihlerdeki ABD Büyükelçisi Grossman'ı taktılar. Bu ikisi Washington lobisinin Milli Görüş'e attığı çengeldir. İşte bu çengelle Fazilet Partisi'nin kapatılmasından sonra AKP'yi kurdurarak umduklarına kavuştular."
Şevket Bey aynı eserde, irtica tehlikesi varmış gibi gösterip birtakım etkili çevrelere mesaj verebilmek için oynanan oyunlardan birini şöyle örneklendiriyor: "Nerede Aczmendiler?.. Yoklar. Zira o günler için düzenlenmiş heyetler. Ellerine almışlar defteri, göçebe gibi baştan aşağı çuval içine girmişler, ellerindeki asayla dolaşıyor, zikrediyorlarmış gibi def çalıp oynuyorlar... Neredeler şimdi? Hakkımızda açılan davaya gerekçe olsun ve irticai faaliyetler Refahyol iktidarında artmaya başladı denilebilsin diye kullanıldıktan sonra bir kenara atıldılar."(Sh. 36)
Devletin resmi istatistiklerinde de yer aldığı üzere,çok partili dönemin en başarılı hükümeti daha nice ayak oyunları sonucu, Haziran 1997'de "Başbakanlığı ortağına devretmek için" istifaya zorlanmıştır. Daha sonra yaşananlar hepimizin malumu. Şevket Bey, 28 Şubat yaşanmasaydı, Türkiye'nin hangi durumda olacağını da aynı eserde şöyle değerlendiriyor: "Türkiye bugün çok başka bir Türkiye olurdu. Ekonomik yönden kalkınmış, kendi gücüyle ayağa kalkmış bir Türkiye olurdu. Şahsiyetli bir dış politika takip eden bir ülke olurdu. Bugünkü gibi AB kapılarında taviz üstüne taviz veren değil, altmış İslam ülkesinin başında D-8 Anlaşması'nı D-60'lara getirmiş bir ülke olurdu." (Sh. 18)
Yaşanan olaylar da açıkça gösteriyor ki, milli, yerli ve bağımsız bir programın hedefine ulaşabilmesi için yalnız siyasi alanda başarılı olmak yetmiyor. Sivil ve resmi bütün etkili kurumların da böyle bir programın yanında yer alması da gerekiyor.
Not: Bu yazı, Şevket Kazan'ın Keşif Yayınları arasında yayınlanan 28 Şubat, Bir 28 Şubat Sohbeti ve Refah Gerçeği adlı eserleri esas alınarak hazırlanılmıştır.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




