"Bu değişikliği Türkiye'nin bu yılın sonuna kadar yapması gerekiyordu. Bu, AB'nin bizden istediği bir değişikliktir..."
-Cumhurbaşkanı GÜL-
Eskilerin deyişiyle: "Anlaşıldı Vehbi'nin kerrâkesi..."
Hep bir şeyler yapılır, o "Bir şeyleri" birileri ister. O birileri milletin kendisi ya da "Doğrudan temsilcisi", de değildir; "Milli irade", hele hiç değildir. Bütün bu eksiklik ve yoksunluklara rağmen neticede o "Birileri"nin dediği olur. Hem de demokrasi, hukuk, insanlık, barış, uzlaşma... adına. Bütün bu değerleri istismar edenler bir heyula getirip dayatırlar.
Sonra taraf teşkiline geçilir: Basın, politikacı, gazeteci, sivil-asker, akademisyen... herkes kendi hesabının güdümünde akıl üretmeye, yol göstermeye(!) başlar. Hiç şüphe edilmesin ki yol göstericilerin şahsi ve kurumsal hesaplarından başka bir dertleri yoktur.
Hemen her kişi ve kurumun istekleri "Haklılıklarından" kaynaklanmaz. Dayanakları "Fiziki güçleri"dir. Bundan dolayı da isteklerin mantığı, gerekliliği, haklılığı, toplumsal yarara katkısı kaale alınmaz. Tek mesele kişisel hesaplarına ya da kurumsal konumlarına uygun ikbal ve iktidarın gerçekleştirilmesini sağlamaktır.
Onun için, "Her yol ve yöntem mubahtır" ve her çareye başvurulmalıdır.
Osmanlı'yı "yok" sayanlar, Cumhuriyet dönemine bari samimi ve zaman-zaman da tenkitçi gözüyle bakmasını bilmelidir. "Seksen yılın her türlü ve bil cümle icraatı makbul ve muteberdir "Toptancılığına teslimiyet sorunlarımızın en akıl almazlarındandır.
Akıl almaz, çünkü: Herşeyden önce sivil-asker ayrımı en akıl almaz tasniflerden biridir. Tek vatan, -etnik farklılıklar da olsa- bir millet duygusunun güzelliklerini "Yok" sayarak evvela, aynı hanede yaşayan yakınlıkları bile görmezden gelmek, ayrıma sapmak, kişisel boyuttaki ayrımcılıkla da yetinmeyerek bu ayrımcılığı kurumlara taşımak vatanperverlikle elbet de bağdaştırılamaz.
Ne acıdır ki, bu ayrımcılık çeşitli sahalarda, kurumlarda kendini gösterdiği gibi, sivil-asker alanında daha da bariz ve can yakıcıdır.
Bir yanda sivil otorite, millete dayanan milli iradeyi temsil eden parlamento, tartışmalı da olsa "Halk oyu"na sunulmuş bir Anayasa ve bu Anayasa'nın getirdiği sistematik: Hukuk devletini oluşturan temel nitelikler...
Diğer yanda Parlamento'nun, hatta O'nun hükümetinin emrinde olması lazım gelen "Bürokratik" güçler... Ve kurumsal istismarcılık... Gücü, kişisel iktidarın emrine âmâde kılanlar...
Ne bitmez tükenmez kavgadır bu yâ Rab!..
27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat, 367 Komedisi... daha nice açık ya da örtülü tazyik ve tehditler... Anayasa üzerindeki "Keyfe mâ yeş" uygulattırma baskıları...
Maaş bordrolarımızın hazırlanışı ayrı, emeklilik şartlarımız farklı, otellerimiz, misafirhanelerimiz,bütçe düzenlerimiz, alış-veriş merkezlerimiz, çocuklarımızın okulları, tatil yer ve imkânlarımız, konutlarımızın semtleri, Sayıştayla ilgi ve ilişkilerimiz, TBMM'nin denetim mekanizmasının müdahil olma şartları... o kadar farklı ki; aynı milletin değil de, komşu ülkelerin vatandaşlarıymış gibiyiz...
Hukuk devleti ilkelerine sâdık, demokrasiyle yönetilen ülkelerin hiçbirisinde, milli iradenin eseri olan kanun için ne asker ve ne de sivil kesimler "Beğenmiyorum" sevdasına kapılamaz.
Ne hikmetse, biz de demokrasiyle idare edilen bir ülkeyiz güya; lakin demokrasinin ayarına zaman zaman parmak atanlar görülmektedir. Buna da "Tekno-asker" ağzıyla "Balans ayarı" denmektedir.
Şu son zamanlardaki dünya olaylarına bakıp da, Honduras'ı hatırlamamak imkânsızdır.
Bu nasıl "Demokrasi" ve nasıl bir "Hukuk devleti" dir ki, kanun yapma yetkisi münhasıran elinde bulunan Meclis, kanun yapsın, sivil-askerî kesimlerin "Beğenmez beyleri" burun kıvırmakla da kalmayıp "Olmaz!" nidalarına eşlik etsinler...
Asker, beni, istediği yerde ve kendi kurallarına göre yargılayacak -nitekim aylarca tutukladı ve yargıladı- ama ben, kanunun verdiği yetkilere rağmen sırf "Sivil olma kusurumdan(!)" dolayı yargılama imkânım olmayacak.
Görev, yetki ve sorumlulukları Anayasa ile belirlenmiş bulunan Cumhurbaşkanlığı, Meclis, Genelkurmay Başkanlığı "Eş değer kuvvette" kurumlarmış gibi tartışmanın odağına taşındılar...
Sekiz sene Meclis yönettim, grup başkan vekilliği yaptım, dört dönem milletvekilliğim oldu, böyle bir kanun yapma usulü görmedim. Bu kavga kaşağısı kanunu çıkaranlar, kanun daha köşk yolundayken, "Düzeltebiliriz" demeye başladılar. Bu tuhaflık yetmedi, köşk de kendince şerhler koyarak onayladı. Halbuki köşkün bu hususta yetki sınırları bellidir: Köşk gelen kanunu ya onaylar, ya da iâde eder. "Ben kanunu onaylıyorum amma siz bir kare daha bakın..." diyemez.
Genelkurmay ise itirazlarında ısrarlı...
Ne tuhaf değil mi, üç kurum da farklı düşünüyor ve fakat üçü de AB'ye ve AİHM'ye sığınıyor.
Galibâ AB nin istekleri, hatta dayatmaları gâile olmaya devam edeceğe benziyor.
"Bu belgede yer alan üç husus; subay üyenin mahkeme heyetinden çıkarılması, askeri mahkemelerin kışla dışına çıkarılması ve müşterek suçlarda sivil kişilerin sivil mahkemede yargılanmasından ibaret..."
Bütün kurumların üstünde bulunan TBMM, tasarrufuna sahip çıkmalı, "Tek devlet" ilkesini "İkililiğe" feda etmemelidir.
Şu hususlar çok çok önemli hususlardır; milletimizin bunlara ihtiyacı vardır ve bu düzenlemelerin gereğine inandığımız için bu düzenlemeleri yapmak zorundayız diyeceğimize; "Bu, AB'nin bizden istediği bir değişikliktir..." demenin mahcûbiyetine daha nice bir tahammül etmek zorundayız!?
"Gerçek anlamda millîlik"ten mahrum çıkar çemberi iktidarlardan kurtulmadıkça iddialarımızı da, savunmalarımızı da ecnebilerin kontrolünden kurtaramayız...
"Bugünü düzeltmek" yetmiyor; mantaliteyi düzeltmek gerek!..



Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



