Aslında hepimiz biliyoruz ya da bilmemiz, daha doğrusu tam manasıyla şuurunda olmamız gerekir. Muhakkak ki, sahip olduğumuz, daha doğru ifadesiyle, olduğumuzu zannettiğimiz güç, kuvvet ve güzellikler bir gün tükenip bitecektir.
Bu yüzden de, bizler için, asıl hayatın ahiret hayatı olduğunu hiç aklımızdan çıkarmayıp, hayatımızı bu yönde şekillendirmemiz gereklidir.
Bu noktada, herhalde, şu sorunun cevabı, çok önem arzetmektedir!
Bir süreliğine misafir olduğumuz şu fani âlemde, gayretimiz "baki kalan bu kubbede, bir hoş sada imiş" mısraında ifadesini bulduğu üzere, bir hoş sada bırakmak için midir?
Yoksa ne pahasına olursa olsun, her türlü ahlâki ölçüyü, manevi hassasiyetleri bir kenara bırakıp, hırslarımızın, ihtiraslarımızın peşinde mi koşuyoruz?
Karşılaştığımız olaylar, günümüzde ve genelde ikinci türden gayretlerin daha önde olduğunu düşündürmektedir!
Zira toplumda değer ölçüleri oldukça değişmiştir. Şu anda ismini hatırlayamadığım bir şaiirin ifadesiyle, toplumumuz "bayat ekmekle peyniri, lezzet ve afiyetle yiyen ve çeşmeden her su içişte, Allah'a şükür diyen" kanaatkâr insanları, maalesef çoktan kaybetmiştir.
İnsanlarımız, istisnaları bir tarafa, daha çok istemek, daha çok kazanmak peşindedir. İstediğini elde etmek için, her türlü ahlâki değerler ayakaltına alınabilmektedir.
Hiç düşünülmemektedir, bunun sonu nereye varacaktır?
Bugünkü ihmallerimiz, doymak bilmeyen nefislerimiz, bitmek bilmeyen hırslarımız, ihtiraslarımız sebebiyle, yarınlarda, sokakları nasıl bir nesil dolduracaktır?
Tabii ki bu noktada, iyi örnekler de yok değildir. Günümüzde de vardır ama biraz eskilerden bir örnek vermek istiyorum!
Bir hafta kadar önce, bir konferans programı sebebiyle, Edirne'deydim. Sağ olsun, değerli bir ağabeyimiz sayesinde, bu tarih ve kültür kokan serhat ilimizi, biraz daha fazla tanıma imkânımız oldu.
İşte bu arada, sağlık müzesini ziyaretimizde, adını ilk defa duyduğum, Edirne'ye, tıp, mimari, kültür vb birçok alanlarda, çok değerli hizmetlerde bulunmuş, bir gönül adamının hayatından bazı kesitleri de, öğrenme imkanım oldu.
Bunları burada ifade etmeye sütunlarımızın hacmi yetmeyecektir. İnşallah, bunu da, bir başka yazıda, uzun uzun yazmak isterim.
Ancak, yazı konumuzla ilgili olduğu için, vefatından bir yıl önce yazmış olduğu bir sahifelik yazının, son paragrafını, sizlerle paylaşmak istiyorum.
Allah rahmet eylesin, merhum Dr. Rıfat Osman'ın kısacık ömrüyle alakalı değerlendirmesinin, en çarpıcı ve içimi titreten paragrafı şöyleydi:
"Aç değilim açık değilim, yaşım 58, kira köşelerinde kaldım! Zira hakkıma razı oldum, benim olmayan bir şeye ne el sürdüm, ne de sahip olmak istedim!"
Tam bir teslimiyetin ifadesi olan bu cümlelerin üzerine, inanın, söyleyecek hiçbir söz bulamadım ve aslında hala bulamıyorum!
Sizce de öyle değil mi?
Bu tam bir derviş tavrı değil midir?
Dünya hayatında eline o kadar imkanlar geçtiği, bugünkü rakamlarla, trilyoner olacak işler yaptığı halde, dünya nimetine tamah etmeyip, böylesi asil bir duruş sergileyen bir insana, ne denebilir ki?
Ölümünden yıllar sonra, ancak rahmet okunur, biz de onu yaptık!
Bu arada, rahmetli Mehmet Akif' in, şu dörtlüğünü de, hatırlayıverdim:
"Rahmetle anılmak, ebediyet budur ama,
Sessiz yaşadım, kim beni nerden bilecektir,
Bir canlı izin varsa, şu toprakta silinmez,
Ölsen seni sırtında taşır, toprağın altı!"
İşte güzel bir gelecek için gerekli olan hayırlı nesillerin yetişmesi, bu tür örneklerin toplumda çoğalmasına bağlıdır!
Bir bu güzel örneği düşünün, bir de etrafımızdaki, elindeki makamları, helal haram demeden daha çok dünyalık için seferber edenleri!
İşte anlatmak istediğimiz de budur!
Dua ve niyazımız, bu güzel örneklerin artması içindir ve de toplumun, bu gibi insanların kıymetini anlaması ve destek olması için tabii ki!


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



