Pazar günü Saadet Partisi'nin İstanbul Kongresi'ndeydim. Hayatımda ilk kez bir partinin toplantısına katıldım. Siyasete çok mesafeli olmasam ve zaman zaman yakinen takip etsem bile bu kongre atmosferi, alışkın olmayan biri için oldukça ilginç ve renkli bir deneyim oldu bana. Coşku, heyecan gibi tabirlerin çok da açıklayıcı olduğunu düşünmüyorum açıkçası. Halihazırda, katılımcıların böylesi bir coşkun ruh hali sık rastlanır bir olgu ne de olsa.
Salt bir coşkuya odaklanmak yerine, içinde bulunulan zorlu koşullara rağmen ortaya konan iddia ve neticesinde oluşan başarı beklentisine dikkat etmek daha doğru olacaktır. Elbette ki, insanlardaki heyecan ve coşkuyu da bu beklenti neticesinde değerlendirmek gerekiyor. Sanıyorum, herhangi bir siyasi ve ekonomik menfaat imkânlarına sahip olmadığı halde, bir partinin bağlılarının böylesi bir heyecan içinde bulunmaları içten içe yanan ateşin göstergesi gibi.
22 Temmuz seçimlerinde yaşanan büyük hayal kırıklığı ve AKP'nin tahtını daha da güçlendirmesi, artık bu işin bittiğini ve Saadet'in de silinmeye doğru gittiği hissiyatını vermişti kimi çevrelere. Elbette ki, Türk siyasi hayatına dair bilgilere başvurunca ve mevcut partilerin özellikleri, sahip oldukları ve hitap ettikleri kitle gibi argümanlarla düşününce böylesi bir silinmenin yaşanmayacağı ortadaydı. Ancak, ezici bir gücün tahakkümü ve yenilginin verdiği moral bozukluğu, aynı kitlelerden beslenen iki siyasi partiden birisinin, siyasi iklimi tamamıyla lehine çevirdiği ve başrolü kaptığı zannını aşıladı seçmen tabanına. Bir sürede bu algı gerçekmiş gibi yaşandı.
Ancak, gücü oranında başıbozukluğu da artan ve dayandığı temel anlamında halihazırda sorunlu olan siyasi partinin başına buyruk, sorumsuz ve şımarık tavırları, geniş halk yığınları arasında artan bir hoşnutsuzluğa sebep olmaya başladı. Daha sonrasında ekonomik sıkıntıların da eklenmesi bu durumu pekiştirdi. Aynı süreçte, yeniden ayağa kalkma çabası veren Saadet Partisi'nin olaylara ve kişilere karşı makul ve sorumlu yaklaşımları da "ilelebet iktidar" hülyaları arasında insanların ayaklarının yere basmasını mümkün kıldı. Bunun böyle olduğu 29 Mart seçimleriyle tescillendi. Birçok önemli meselede gösterilen ve toplumsal tabana yayılan refleksler (büyük kalabalıkların toplandığı mitingler gibi), yeni liderinin gerek bilgi, gerekse üslup bakımından sergilediği yüksek profille de ilgi çeken Saadet'in ağırlığını giderek arttırdı. Lüzumsuz yere gündem meşgul eden konulardaki ağız dalaşları ve kavgalara itibar etmeme ve milli hassasiyetler noktasındaki tavizsiz tutumu da, iktidar partisinin tüm yok saymalarına ve muhatap almıyormuş gibi yapmalarına rağmen Saadet Partisi'ni farklı bir kulvara oturttu.
Kongreye giderken bu saiklerle düşünerek bir değerlendirme yapmak istiyordum. Mümkün olduğunca objektif olarak olan biteni değerlendirmenin doğru olacağına inanıyordum. Hayatımda ilk defa soluduğum bu siyasi hava da, önceden biriktirmiş olduğum kanaatlerimi doğruladı. Çoğunluğun güçlünün ve sözü geçenin yanında olmak istediği veya en azından yanındaymış gibi yaptığı koşullarda, beğenin veya beğenmeyin, bir dava uğruna insanların heyecan duyması, birtakım hedeflere odaklanmaları, inanmaları önemsenmelidir gibi geldi bana. İdeal, insan hayatındaki yerini kaybettikçe, ne ülkeler kazançlı çıkıyor, ne de insanların yüzü gülüyor, malum. Bu yüzden, genelde iddialı olmaya çok sıcak bakmasam da, bu istek, iddialı olma hali ve neticesindeki beklentiyi de önemsiyorum.
Siyasette ön sıralarda yer almak isteyen, yeni parti kuran veya bir takım hesapların içinde yer alan insanların, dış kaynaklı referanslara bel bağladıkları bir dönemde, siyasetin yerel bir dille (ve uluslar arası bir vizyonla) yapılması daha da önemli artık. Türkiye'nin sıkı sıkıya bağlı olduğu ABD ve kapısında beklediği AB gibi odaklar, referans noktaları olmaktan çıkıp doğrudan politika dayatır hale geldiler. "ABD'ye rağmen", "AB'ye rağmen" gibi olumsuzluk ifadeleri bağımsızlık katsayısını düşürüyor bu ülkenin. Böylesi bir atmosferde, kendisini yerli ve anti-emperyalist olarak tanımlayan bir parti de önemsenmelidir. Saadet'e son dönemlerdeki teveccühün en önemli sebeplerinden birisi de bu tutumu bence. Sayın Kurtulmuş'un konuşmasında, özellikle bu "milli" tavrı çok önemsedim.
Önemsediğim bir başka nokta da, Sayın Kurtulmuş'un tüm yurttaşları muhatap alan dili ve kendi kitlesi haricindekilere de hitap etme, onlarla diyalog kurabilme arzusudur. Neticede, bu ülkenin gerçek manada yurtsever, anti-emperyalist, sömürünün her türlüsüne karşı, vicdan sahibi insanları (belki çok fazla dindar da değil) hesaba katılarak milli bir güçten bahsedilebilsin. İnsanları kamplaştırmayan, ötekileştirmeyen, suçlamayan, anlamsız tercihlere zorlamayan böylesi bir yerel ve milli bir siyaset dili, bir çok insanı da cezbediyor halihazırda.
Siyaseti takip eden, ancak mesafeli duran bir acemi olarak, hakkıyla yapıldığı takdirde ciddi manada bir hizmet alanı olduğunu bire bir duyumsamış oldum. Çokça fedakârlık, çokça alın teri, koşuşturma, zorluklar, sıkıntılar ve neticede insanların şahsi kanaatlerine endekslenmiş bir başarı-başarısızlık tablosu. Çok sayıda değişkene sahip bir denklem ve terlemeden de (bazen terleseniz de) başarının garantisi yok. Ancak iddia ve ideal sahibi insanların ellerinde kıymetleniyor ve tüm sevimsizliğine rağmen insanlığa hizmet etme motifi bile önemsenmesi gerektiğine işaret. Milli ve bağımsızlıktan taviz vermeyen tavrı, Saadet Partisi'ni Türk siyasetinde bir emniyet supabı kılıyor.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




