Çocukluğumuzda, mahallede çok kullanılan bir söz vardı. Birisi ağız dalaşında birazcık ileri gittiği, kötü söz, küfür konuşmaya başladığı zaman, muhatabı ya da birisi hemen ikaz ederdi: "Oğlum, lafını bil de konuş, ağzını sil de konuş!"
Siyasetin içerisindeyiz. Gelişmiş ülkelerde, insanlar bu kadar siyasetle içi içe mi bilmem, ama bizlerin siyasetle yatıp siyasetle kalktığımız bir vakıadır.
Bu kadar çok siyasetle iç içe olunca da, her zaman doğru olanı, iyi olanı, faydalı olanı, güzel olanı, hak olanı, adil olanı duymamız da maalesef mümkün olamıyor.
Meşhurdur "ağzı olan konuşuyor" diye bir söz vardır. Yine "insanın ağzı torba değildir ki, büzesin" derler!
İşte tam da bu minval üzere, bugünlerde herkes konuşuyor, herkes her konuda ahkâm kesiyor; ne de olsa, her şeyi bilen bir milletiz ya!
Bir meseleyi bilmenin, onun bütün ayrıntılarını da bilmekle mümkün olabileceği gerçeğini aklına bile getirmiyor kimi insanlar!
Kulaktan dolma, yüzeysel, ön yargılı ama çoğunlukla da eksik ve yalan yanlış bir takım bilgilerin karanlığında bir takım kararlar veriliyor; muhataplarına karşı olmadık olmayacak sözler söyleniyor.
İnsanlar çok uzağında oldukları olayları, sanki içerisindeymiş, sanki hemen yanı başında olmuş gibi anlatıyorlar.
Anlatmakla kalsalar, bir de, muhatapları ile ilgili olarak olmayacak, yapılmayacak, inançlı bir insana yakışmayacak şekilde, her türlü aşağılamayı yapabiliyorlar.
Ne yaptıklarını bilmeden, neye hizmet ettiklerinin farkında olmadan kendilerinde bu hakkı görebiliyorlar!
Kısacası yukarı mahallede birisi bir yalan uyduruyor, aşağı mahallede herkes, hatta kendisi bile buna inanıyor. Bu yalanların karanlığında da, muhatabına karşı, her türlü fenalığı yapma hakkını da kendinde bulabiliyorlar!
Büyükler bilginin kaynağına dikkat et, bir kardeşin hakkında bir şeyler duyduğun zaman onu araştırmadan karar verme diyorlar ama bu, kimselerin umurunda bile olmuyor.
Her bilinen söylenmez, her söylenebilecek de her zaman söylenemez, her şeyin yeri ve zamanı vardır, dilini tut diyorlar ama hiç kimse bunu umursamıyor.
Yalanlar artabilirmiş, bir takım kavramlar istismar edilebilirmiş, insanlar kendilerini haklı çıkarmak için bir takım deliller üretebilirmiş, herkes kendi görüşü doğrultusunda bir takım fetvalar bulabilirmiş; bunlar hiç kimsenin aklına bile gelmiyor.
Bugün hakaret ettiğin aşağıladığın kimi insanlarla, yarın yine yüz yüze bakmak zorunda kalabilirmişsin, kimse umursamıyor.
O zaman da, doğal olarak, işlerin içinden çıkılmaz bir hal alması kaçınılmaz oluyor.
Hâlbuki üslubumuzun, tabi bu arada da siyasal üslubun, iki temel kavram üzerinde oluşmak zorunda olduğu açıktır.
Birincisi hikmetli söz, ikincisi de kavli leyin dediğimiz makul sözdür. Yani fıtrata uygun olan, her insanın kabul edeceği şekilde sözü söylemek demektir.
Bunun da dört tane doğruyu yan yana getirmekle mümkün olabileceği aşikârdır.
Nedir bunlar?
Doğru sözün, doğru mekânda ve ortamda, doğru insanlar ağzı ile ve de doğru yöntemlerle söylenmesidir!
Hani Yunus Emre demiş ya "söz ola kese savaşı / söz ola kestire başı /söz ola ağulu aşı /bal ile yağ ede bir söz!''
Hikmetli sözü söylemediğimiz sürece de, ne kadar doğru siyasal sözler söylerseniz söyleyin bunun karşılık bulması da mümkün değildir.
Bu şekilde düşünülmediği ve hareket edilmediği, benim söylediğim doğrudur, haktır, benim duyduğum doğrudur, ben her şeyi biliyorum, ben haklıyım o haksız mantığıyla amel edildiği sürece de, işlerin daha da karışık bir hal alması kaçınılmazdır.
Sağlıcakla kalın!


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



