İsrail Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman'ın Jerusalem Post gazetesinde yayınlanan bir makalesi medyamızda çeşitli değerlendirmelere tabi tutuldu.
Medya kuruluşlarının ve tabii ki konuyu kalemlerine dolayanların meşreplerine göre yapılan değerlendirmelerin en azından belli bir bölümünde, ülkemiz menfaatlerini temel alan bir tavır olmadığının altını çizip, vah çekmek niyetinde değiliz.
Lieberman'ın makalesinde vurguladığı bazı hususlar daha da ilgi çekici çünkü.
"Türkiye ile ilişkilerini düzeltmek istediklerini, ancak hiçbir ön şart kabul etmeyeceklerini, Ankara'nın tek taraflı olarak Tel Aviv ile ilişkilerini değiştirmesinde iç siyasetinin önemli olduğunu" kaydeden Lieberman; "Türkiye'nin Birleşmiş Milletler'de İran'a ambargo oylamasında aleyhte oy kullanmasının Türk toplumundaki değişimi gösteren küçük bir örnek olduğunu" belirtmiş.
İç siyasetin etkisini en fazla yaşayan ülkelerden birisinin Dış İşleri Bakanı'nın bizde iç siyasetin etkin olmasından şikayeti, ilgi çekici ama, değiştiğimizin daha doğrusu uyandığımızın farkında olması, güzel bir gelişme...
Bu gelişmeye örnek sadedinde içimizden bazılarının da sıklıkla dile getirdiği bir argümanı kullanıyor olması ise tuhaf...
Türkiye'nin İran'la ilgili BM oylamasında takındığı tavrın, aslında nükleer enerjiye kendisinin de sahip olabilme imkanlarını elde tutabilmek için verilmiş bir kararın neticesi olduğunu bilmez mi İsrail'in Dış İşleri Bakanı ?
Bugün, İran'ın nükleer enerji ile ilgili araştırmalarına mani olmak için gayret eden nükleer kulübün yanında yer alacak Türkiye'nin, yarın aynı konuda kendisi için ısrarlı olamayacağını, çocuklar dahi bilebileceğine göre, Lieberman da bal gibi bilir.
Ama, bir taşla iki kuş vurma, yani İran'ın nükleer enerji elde etmesine mani olmanın yanında Türkiye'nin de istikbalde aynı yola girme imkanını elinden alma ihtimalinin dayanılmaz cazibesi sebebiyle, bunu bilmezden gelir. Tıpkı, içimizde yaşıyor olsalar da dışımızdakiler gibi düşünme hastalığından muztarip olan bazıları gibi...
"Türkiye'deki değişimin, Ayetullah Humeyni'nin 1979'ta gerçekleştirdiği İran devrimi öncesine benzediğini" de iddia etmiş Lieberman ve eklemiş: "Tıpkı Türkiye gibi o dönemde de İran, İsrail'in en iyi dostlarından biriydi."
Türkiye'deki mevcut durumun devrim öncesi İran'a benzediği iddiası, asılsızlığı ve garabeti bir yana, ciddi bir itirafı da barındırıyor.
Lieberman'a göre, değişimlerin ana kriteri İsrail'le ilişkilerin durumu ile alakalı. Eğer değişim o ülkenin İsrail'le ilişkilerini kötüye götürüyorsa, durum vahim; yok tersi oluyorsa yani ilişkiler iyiye doğru gidiyorsa, mesele yok...
Bir ülkede İsrail'in menfaatlerine hizmet ediliyor ve yapıp ettiklerine ses çıkarılmıyorsa, o ülke cici; ama aksi olup da, hemen her ülkenin uyması gereken temel prensipler hususunda İsrail'e birtakım uyarılarda bulunmaya başlamışsa, o ülke çizgi dışına çıkmış oluyor, yani...
Türkiye'deki işler, ne zaman İsrail'in istediği gibi gitmemeye başlarsa İsrailli yetkililerin canı sıkılmaya başlıyor ve bunu ifade edebilmek için de, kullanabilecekleri bütün usülleri denemekten çekinmiyorlar.
Mesele şu: İsrail, bölgede kendisi dışında bir ülkenin nükleer silaha da, teknolojiye de sahip olmasını istemiyor ve bütün adımlarını da buna göre atıyor.
Bu, İsrail için normal bir durum... Soru ise şu: Peki bizimkilerden bazılarına ne oluyor ki, İsrail'li yetkililerle aynı argümanları, hem de rahatlıkla kullanabiliyorlar?..


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



