Varlık aleminin bir parçası olan insanoğlu hem kendini hem de diğer varlıkları bilip tanımak ister. Kimilerinde son derece kuvvetli olan bu hissiyat sayesinde alimler, bilim adamları yetişmiştir. Hangi şiddette olursa olsun, en aliminden en cahiline kadar her insan için, kendisini ve varlık alemini anlamlandırmak zaruridir. Aksi takdirde hangi normal insan, anlamsız bir hayatı yaşamaya tahammül edebilir? İşte bilgi ya da kullanmaktan daha memnun olduğum adıyla ilim denen şey, neticede insanın bu "bilme ve anlamlandırma" sürecinde kavradığı tüm gerçekliklerden oluşmaz mı? İslam alimlerinin büyük birçoğunluğunun da tanımıyla ilim, bir şeyin hakikatini idrak etmek ya da malum olanın olduğu hal üzere bilinmesidir. Rasullulah'ın (sav) duasında da yer alan "Rabbim! Bana eşyanın hakikatini göster" ifadesinder tam bir ilim tarifi gizlidir aslında. Eşya, Arap dilinde şey kelimesinin çoğuludur. Yani bizim sıklıkla canlı cansız, soyut somut tüm varlıklar için kullandığımız "şey"in çoğulu. "Dün yolda şeye rastladım", "Dolaptan şeyi çıkar", "Aramızdaki şey hakkında hiçbir fikrim yok" derken pek çok kelimenin yerine yerleştiriverdiğimiz şey.
Eşyanın hakikatini gerçekte olduğu gibi kavramaya talip olmak, ilme talip olmaktır. Ama çoğu zaman bırakın bunu talep etmeyi, hakikatin "olduğu gibi" kavraması insanı korkutur. Çünkü gerçeklerle yüzleşmek, vehim ve zanlarımızı itiraf etmeyi, değişip dönüşmeyi zarurî kılar. Oysa, o ana kadarki birikimi ile genellikle kolayına geldiği gibi olayları, insanları yorumlama ve kendi rahatını kaçırmayacak neticelere varma ve buna da "hakikat" diye sahip çıkma yolunu izler insanoğlu. İşte tekamül denen şey, "eşyanın hakikatini görmeye talip olmak" ve "olanı olduğu gibi" kavramaktan geçer. Haksızlıkların, suçlamaların, zulümlerin ardında da bunun tam aksi yer alır: Vehimler, zanlar, önyargılar...
İnsan üzerinde ilmin öylesi bir gücü vardır ki, kavranmasının öncesi ve sonrası arasında insanın duygu ve düşüncelerinde ciddi bir fark oluşur. Uygulamaya geçirilen diğer bir ifadeyle fiile dökülen her faydalı ilim, peşi sıra yenilerini getirir. Adeta atılan bir adımın ardından, diğer ayağın doğal olarak yeni bir adım pozisyonu alışı gibi, yeni tekamül aşamalarına ulaştırır insanı.
Peygamber Efendimizin (sav), "Bildikleriyle amel edenlere, Allah bilmediklerini öğretir" hadisi, her zaman olduğu gibi, onun kısa, öz ve derin manalar yüklü sözlerinden birine hem şahitlik eder, hem de davranışa dönüştürülen bilginin ne denli önemli olduğuna işaret. Rasulullah'ın (sav) dilinden dökülen, Allah'ın (cc) bir vaadidir âdeta; İlmiyle âmil olana da, olmak isteyene de müjde kabilinden.
Malumatların ilim zannedildiği, izlenilen televizyon programlarının bilgi kaynağı kabul edildiği ve böylesi bir bakışın sonunda "bilgi çağı"nda cehaleti yaşayan insanlardan müteşekkil toplumların ortaya çıktığı bir çağda, ilmi/bilgiyi doğru tanımlamaya ve hayra doğru değiştiren ve dönüştüren gücünü yeniden keşfetmeye mecburuz.
Şu meşhur hikayede olduğu gibi, vezir olmanın adam olmak zannedildiği, çocukların "adam/adem/insan" olsunlar diye değil, ille de çok soru çözsünler, şu sınavı bu sınavı kazansınlar diye yetiştirildiği eğitim öğretim anlayışını tekrar gözden geçirmeliyiz.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



