Son günlerdeki olaylarla ruh sağlığım iyice bozulmuştu. Adeta bir umut oluyor, elime geçen davetiye.
Nakkaş Sıdıka Gürkan'ın açtığı Maraş işi sergiyi geziyorum.
Beylerbeyi Sarayı'ndaki eski tünelde sadece sergi açmamış. Tarihe, sanata, şahika bir hayal gücüne, zengin bir maziye de pencere açmış.
Sanatseverler, bu üst seviyeli sanat eserlerine meftun oldular o gün.
Yıllardır acısını çektiğim bir olgudur Türk el sanatları.
Ne yazık ki kendi el sanatlarımız unutuldu.
Çin' in ucuz işleri ile meşgul Anadolu kadınları.
Akşam sanatların, Halk eğitimin, İsmek'in nakış bölümlerinde yıllardır berbat bir makine nakışı öğretilmekte.
Ya da nakış yerine bir kara leke olan desen boyama ile üretim yapılmakta.
En hazini de bu kurslara katılan kadınlar, marifet gibi bir de sergi açmıyorlar mı?
O sergilerde kendime, geçmişime, geleceğime, tarihime, sanatıma hakaret görüyorum, üzüntüden hasta oluyorum.
Bir yıllık emeği sergileyen genç kızlar "kurdele nakışı" diye berbat bir teknik ile övünecek kadar Türk el sanatları kasıtlı olarak unutturuluyor sanki.
Neyse ki Sıdıka Gürkan'ın sergisi, son yıllarda çektiğim ıstıraba bir derman oldu.
Osmanlı sarayına gelin ettiği kızlarının çeyizleri ile tarihte saygı ile anılan Maraş'ın asil tarihini bizlere tekrar anımsattı.
Bir örtüyü bir yılda nakışlayacak kadar sabreden bir padişah annesinin, daha başka acılara sabredebilmesinde bir sınavdı sanki sanatkârane nakışlar.
Günümüzde naylon kurdeleleri toplayıp, kıvırıp gül motifi yapacak kadar bayağılaşan sanatın asaleti karşısında sarhoş oldum.
Günümüz gençleri ne yazık ki gergefi bile tanımıyor. Sadece saf ipek kumaş ve ipek iplik ile çalışılmış eserleri seyretmeye doyamadım.
Maraş filesi ya da filtre tekniği ile cülde'lerde hazırlanan bindallılar, yatak örtüleri, gelin ve damat nişan bohçaları, kına kıyafetleri, damat seccadeleri, yemek takımları, gelin pijamaları, masa, mevlit ve sanduka örtüleri rüya kadar güzeldi. Fatih tablosu, leylek besmelesi, Maraş evi, avcı şehzade, gül tutan genç hanım, Kur'an-ı Kerim' den ayet tabloları da yine has ipek kumaş üzerine Maraş işi tekniği ile nakışlanmıştı.
Sıdıka Hanım, eserlerine saray desenlerini taşıyarak, bir anlamda bizlere güzel bir geçmiş zaman senfonisi sundu.
Gümüş ve altın pullarla, gerçek mücevher ve incilerle süsleyerek hayli kalite katmış.
Bir yerden maddi destek almadan sadece kendisi ve ailesinin nakkaşlığa duyduğu saygı ile bu zor işi başarmış.
Sıdıka Hanım sergilediği aile koleksiyonu ile eski nakışlarla geçmişten beslendiğini de göstermekte.
Maraş kahve takımları, çeyiz sandığı ve bakır eşyalarla da zenginlik katmış.
Dini nikâhta, kınada, gelinlik üzeri, kayınvalide örtüleri; iğne oyası ve fitreli ya uçuk pembe, ya yeşil, ya da inci beyazı idi.
Sergi hayal gücünün zenginliğini zorlayan bir güzellikte idi.
Sosyolojik olarak bugünün bencilliğine inat, geçmişin aileye verdiği önem de ön plana çıkmakta idi.
Adeta gelinle yarışırcasına kayınvalide seccadesi, kayınvalide yatak takımları, eltilere, görümcelere çeyizden dağıtılacak olan krep demor koparma tekniği ile yapılmış iğne oyalı başörtüler rüya kadar güzeldi.
Annelik hazırlıkları göz kamaştıran bir özende idi. Gecelikler, lizözler, hamam bohçası, peşkirler, bebek karşılama hazırlıkları hepsi bizim soylu kültürümüzün bir kanıtı idi.
O akşam eve döndüğümde, çok huzurluydum ne ki o sanat eserlerini çok özlemiştim. Tekrar gitme kararı aldım.
Ne yazık ki gitmeye fırsat olmadan birkaç gün içinde, sergi tekrar Maraş'a döndü.
Umarım bu sefer bir yıl beklemeyiz de; daha çabuk gelir İstanbul'a, bu soylu Anadolu nakışları.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



