Meselesi olmalı insanın. Ki, misal verebilmeli. Böylece masal olmalı ve anlatabilmeli.
Müslümanların sinemada var olma çabası ve sonrasında mevcut olunan durumun adlandırılması konusunda kafa yormuş insanlardan birinin (Abdurrahman Şen) ortaya attığı Beyaz Sinema kavramı, bugünlerde üzerinde yeniden düşünülmesi, belki de kendini yenilemesi gereken bir hâl. Bir hâl olmakla birlikte yok da.
Sinemanın Müslümanlar için ne denli mühim olduğunu anlatma çabama bir katkı olarak dile getirmek istediğim faaliyeti ESKADER ve Film Arası dergisi ortaklaşa düzenledi. 'Beyaz Sinema' kavramının mucidi Abdurrahman Şen, bir anlayışı temsil etmesi gereken ifadeyi izah etti. Sinema sektörünün genç dergisi Film Arası'nın neşriyatçısı Suat Köçer'in yanı sıra hemen her manalı ortamda mütebessim simasını görmeye alıştığımız İhsan Kabil de oradaydı. Sohbeti, Bünyamin Yılmaz'ın hemen arkasından takip ettim. Kalabalık sayılabilecek bir katılım vardı. Genci yaşlısı ile Beyaz Sinema'yı dinledik.
Üniversite gazetemizin ilk sayısı için bir yazı kaleme almam istenmişti ve o makalenin konusu Beyaz Sinema idi. Tam hatırlayamıyorum ama galiba yazı yayınlanmamıştı. Sebebini de hatırlayamıyorum. Lakin konudan ötürü bir kumpasa geldiğimden şüphelendiğimi hatırlıyorum. O hatıranın 40 yıllık hatırı ile yaşarken, bu kavram ve mahiyeti ile ilgili tartışmalara da katılmaya başladım.
Başından beri sıkıntısını çektiğim nokta, tarifti. Öyle bir tarif yapılmalıydı ki Beyaz Sinema (genelde de Beyaz Sanat) ile ilgili ne topyekün dışlayıcı, ne büsbütün kapsayıcı olmalıydı. Abdurrahman Şen, "Milletin değerlerine saygı gösteren her eser Beyaz Sinema kapsamına girer" tarifi ile yola çıkmış. Geldiğimiz noktada ise bu tanımın yetmeyeceğini düşünüyorum. Zira içten içe düşmanlık beslemeyen hemen her sanatçı artık değerlere saldırmaktan beri duruyor.
Sinema açısından meseleyi ele alacak olursak, sadece saygı duymak yetmemeli. Değer denen şemsiyenin altına giren maksat ile eserler hazırlanmalı. Niyet önemli yani...
En başından beri altını çizmeye çalıştığım bir şey var. Abdurrahman Şen de Film Arası dergisine verdiği son röportajında bu noktaya işaret ediyor: "Dindar sinemacılar şekilcilikten kurtulamadı."
İşte çıkış noktası bu olmalı. "Kör göze parmak" şeklinde ifade edebileceğimiz bir tarzda sinema yapılmaz. Buna sinema bile denmez, bana sorarsanız. Bir dil, estetik bakış ve elbette dolu dolu ruh olmalı. Sinemada dili oluşturacak şey; senaryonun oluşturulmasından kurgunun tamamlanmasına kadar ki süreci kapsar. Diyalogların seçimi, az veya çok kullanılması, kamera kullanımı, kurgunun hızı, çerçeve seçimleri vs. Bunların tamamı filmin dilini oluşturacak hususiyetler. İşte yola buradan çıkmalı ve dil sahibi olunabilmesi için neler yapılabileceği izah edilmeli.
Tecrübeli isimlerin önderliğinde bu meseleye ciddi ciddi eğilinmesi şart. Bunu söyleyen ilk kişi olmadığımı son kişi de olmayacağımı biliyorum (son kişi olmayı o kadar çok isterim ki). İslamî hassasiyetleri olan insanlar bir araya gelmeli, dernekleşmeli (daha önceki acı tecrübelerin ışığında sağlıklı birliktelik sağlanmalı), Beyaz Sinema -ya da her ne derseniz- tarif edilmeli ve ülke sinemasına armağan edilmeli.
Kimseyi kavramların içine hapsetme niyetinde olunmamalı. Sanat, bu maksadın güdüleceği son muhittir. Ancak emelinizin ve ortaya koyacağınız eserin adını koymazsanız, sizi başkaları adlandırır ve adsızlığa imrenir hale gelirsiniz.
Defaatle dile getirdiğim gibi Semih Kaplanoğlu mühim bir örnektir. Eserleri ile Beyaz Sinema kavramının içini dolduran, 'Manevi Gerçekçilik' diye tarif ettiği kuramsal yaklaşımı ile de maksadının adını koyan gerçek bir sanatçı, Kaplanoğlu.
Tekrar altını çiziyorum; kimseyi ve hiçbir eseri kavramlara sıkıştırmak gibi bir gaye güdülmemeli. 'Ben' diye yola çıkılmamalı. 'Biz' diyerek sohbete başlanmalı ve aynı yola devam edilmeli.
Bitmemeli bu yol. Reddiyeler de gelmeli. Belki de başta konan isim ya da takınılan tavır terk edilmeli. Yenilenmeli. Yenilmeli de bunun için. Başa dönerek sonunda yolun sonuna varılmalı; sonsuzluğa. Hiçbir gayenin tam olarak izah edilemeyeceği gerçeği bilinmeli ve çılgınca akan bir nehirde su damlası olduğumuz hakikatince hareket edilmeli. Ama 'hareket edilmeli'. Bir yerden başlamalı. Bizden önce 'bir yerden' başlayanlar oldu. Belki sadece kaldıkları yerden devam etmeli. Ama devam etmeli.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



