İlkeli bir hayat anlayışına sahip her insan için karşılıklı ilişkilerin düzeyli olması her zaman ön plandadır. Birbirinden ayırmak şartıyla bazı durumlarda saygının, bazı durumlarda da sevginin yerli yerinde tezahürü, söz konusu ilişkiler açısından önemlidir. Dostluk da, sevgi de böyle yürür, yoksa dostluk da sevgi de biter ve insan hayatına belirsizlikler hâkim olur.
Belirsizliklerin hâkim olduğu bir ruh halini, söyleyeni meçhul biri şöyle ifade ediyor: "Gitmeni de istemedim kalmanı da. Gitmen de tüketti yüreğimi, kalman da. Hiç ortası olmadı bu sevginin; varlığında yokluğuna, yokluğunda varlığına ağlattın. Sevdin mi? Sevmedin mi? Birleştik mi? Ayrıldık mı? ... Ben hiç bilmedim, hep iki ayrı noktadaydık biz. Baharda varsan güzde yoktun. Dilde varsan sözde yoktun. Ne başı oldu bu aşkın ne sonu! Ne gitmeyi bildin ne de kalmayı. Ben geldikçe sen, sen geldikçe ben kaçtım. Oysa biz ne kalmayı bildik ne de kaçmayı!"
Kişiler arası iletişimde ikilemde kalmışlığın ruh halini yansıtan bu söylem, sevgi ve saygının yeşermeye / yeşertilmeye fırsat bulamamasının tipik bir göstergesidir. Beslenmeyen sevgi çoraklaşır, hissedilmeyen saygı kaybolur. Çorak arazinin meyvesi tatsız olur; "Yesem mi yemesem mi?" tatsızlığındadır. Bu yüzden kerhen yapılan saygı gösterileri de riyakârlıktan kurtarılamamaktadır. Bu hususla ilgili iki örneği paylaşmak istiyorum.
Birinci örnek: İstanbul'un meşhur bir ilçesinin belediye başkanı, bir grup arkadaşımla kendisini ziyaret ettiğimizde bir hatırasını paylaşmıştı bizimle. Başkanlık koltuğuna oturduğunda, makam odasına giren personelin ellerini karınlarına yapıştırır vaziyette eğilerek girmeleri dikkatini çekmiş. "Hayırdır, miden mi ağrıyor?" dediğinde, aldığı cevapların, "Hayır, efendim" şeklinde olması üzerine, bir daha öyle yapmamalarını öğütleyip "dik durmalarını" istemiş çalışanlarından. Onlar da bir daha "o hareketi" yapmamışlar. Meğer çalışanlar başkanlarına saygı gösterisinde bulunuyorlarmış eğilip bükülerek.
İkinci örnek: Diyanet'ten, Millî Eğitim Bakanlığı'na nakil yoluyla geçen bir ilâhiyatçı, iki kurum arasındaki insan ilişkilerini, çalışanların birbirleriyle münasebetleri açısından şöyle anlatmaktadır: "Bir okula öğretmen olarak tayin edildim. Gidip göreve başladım. Bir gün okul müdürü, 'Buyurun Ahmet Bey, birlikte bir kahve içelim' dedi. Bu hitap tarzı beni fena halde çarptı. Okul müdürü bana "bey" diye hitap ediyordu, ardında da kahve içelim diyordu. İlk defa ben orada 'bey' olduğumun fark edildiğini fark ettim. Evet, artık ben 'bey'dim."
Başkalarının ayrıntı gibi gördüğü bu hususu ben çok önemsiyorum. Bu tür ilişkilerin ne kadar önemli olduğu örnekten de anlaşılmaktadır. Yukarıdaki örneğin aksine, okullarda nice müdürler vardır ki, bayan öğretmene "Kız Ayfer, kızım Leylâ!", erkek öğretmene de öğrencisine hitap eder gibi adıyla seslenir!
Hiç kuşkusuz hayatı anlamlı hale getirmenin yolu "insan merkezli iletişim"den geçmektedir. Çünkü hayatı yaşanılır kılmak da, yaşanmaz hale getirmek de insanın elindedir. Olağan şartlarda kişileri, "insan olma olgusu" kaynaştırması gerekirken, aynı mesleği paylaşan kişilerde dayanışma ruhu daha öne çıkmalıdır. Hele bu meslek din hizmetleriyle ilgili olursa, bunun önemi bir kat daha artar. Fakat ülkemizde bu alanda durum hiç de iç açıcı değildir.
Dinî çevrelerin dışa yansıyan yüzünün algısı, herkeste farklı olabilir. Çünkü bu çevrelerle sıkı bir iletişim içinde olmayanlar, bazı ilişkilerin detaylarını görmekte zorlanırlar. Bu kesimler hakkında yakın bir ilişkiye girmeden, tanıma amaçlı bir faaliyete / araştırmaya başvurmadan sağlıklı sonuçla elde etmek güçtür.
Dinî çevreler dediğimizde, eğitim öğretimle ilgili İlâhiyat fakülteleri ve Millî Eğitim Bakanlığı bünyesinde görev yapan din kültürü ve ahlâk bilgisi öğretmenlerinin yanı sıra, özellikle Diyanet câmiası akla gelmektedir. Bu kurumdaki merkezdeki bürokratik kesimle birlikte; öncelikle karşımıza, Diyanet'in halka dönük yüzünü temsil eden ve din hizmetlerini omuzlayan müftü, vâiz, imam ve müezzin gibi görevliler çıkmaktadır.
Diyanet görevlilerinin birbirleriyle ve halkla ilişkileri oldukça önemlidir. Çünkü bu insanlar bulundukları bölgenin, semtin en önemli kişileridir. Hareketleri, çevredeki insanlar tarafından görülmekte, söyledikleri sözler de işitilmektedir. Halk "din" odaklı görevlerinden dolayı onlara büyük saygı duymakta, her türlü maddî ve mânevî yardımda bulunmayı dinî bir görev saymaktadır. Hatta bazı durumlarda Allah'a ibadet gibi görülmektedir onlara karşı yapılan yardımlar.
Diyanet'te istisnaî olarak çok güzel örneklerin varlığının yanı sıra, genellikle din görevlilerinin, bu çevrede horlayıcı bir anlam kazanan "hocaefendi"leştirildiklerini görmemek mümkün değildir. Din görevlilerini önemli bir kesiminin, âmirlerinin yanına girerken hep karınları ağrımaktadır.
İnsan ilişkilerinde "küçük" diye bir şey yoktur, aksine küçük şeyler çok daha önemlidir. "Küçümsenen yanlış davranışlardan uzak durmaya bakınız, şunu biliniz ki, bu tür davranışların da hesabını soracak bir Allah vardır" (Müsned, V, 331; İbn Mâce, "Zühd", 29) ve "Dostlukta da düşmanlıkta da aşırıya gitmeyiniz" buyuruyor Hz. Peygamber. Onun ümmetinin insan ilişkilerinin hiç ortası yok mudur diye hep düşünmüşümdür.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



