Adam çantasını alelacele karıştırdı; içinden bir tomar kâğıt çıkardı; bin yıllık sandalyesini yine bin yıllık masasının soluna çekip oturdu. Mavi tükenmez kalemi eline aldı; büyük harfle başlayan ama küçük harfle devam eden sol paragraf başına kocaman bir 'merhaba' yazdı. Kalemi kâğıttan kaldırırken kâğıtla kalemin zifafından doğan ama kulak kesilmeyince pek duyulmayacak olan o nadide cızırtı sesini başından sonuna kadar duydu. Bu sesle birlikte sanki sekiz yıldır kurmaya çalıştığı bir 'devlet'in sınırları açıldı veya sınırlar sonuna kadar büzüldü. İlkönce sınırların açılmasına baktı; zaman uzamında öyle bir boşluk uzuyordu ki bu boşluğa baka baka uçsuz bucaksız dünyanın bir nokta kadar küçüldüğünü hani neredeyse avucuna alıp sıkabileceğini, parmaklarının ucuyla dokunabileceğini hatta beş parmağının arasında kaybolup zerreler halinde uçacağını 'gördü'. Sonra sınırların küçüldüğü 'yöne' baktı. Sınırlar büzüldü büzüldü ayakuçlarına kadar çekildi. Sanki yerinden kalksa bir sınırsızlığa adım atacak ve bu adımı atmasıyla birlikte tabiatta bazı nesnelerin yerleri ve isimleri yer değiştirecekti.
Kapının açılmasıyla birlikte sandalyeden düştüğünü anlayan adam; gözlerini diktiği bir noktanın gözlerinde büyüye büyüye etrafı kapladığını sonrasında her tarafın karardığını hatırladı. Eşinin soran bakışlarına 'kapıyı çek' ihtarıyla karşılık verdiyse de içi rahat etmedi kalktı kısa bir açıklama yaptı; açıklama şuydu; adalet duygusu ağır basınca gözüm kararıyor adaletsizliklerden! Yani adaletsizlik o kadar çok ki artık midem bulanıyor demekti bu. Mide bulanınca da baş dönmesi kaçınılmaz olmuştu. Kadın hiçbirşey anlamasa da başıyla anladım işareti yapıp 'senin yine keçiler gelmiş' diyerek kapıyı çekti.
Adam masasının başına tekrar oturdu; kurulu düzenin çürümüş taraflarını ellemek ve işte insanlığın bütün sıkıntıları buradan kaynaklanıyor burasını temizleyelim demek 'keçilerin geldiğine' delalet ediyordu. Çünkü insanlara kendi hatasını değil de başkasının hatasını anlatmak kolay ama kendi hatasını söylemek zordu. Söylediğinde ise başına hiç beklenmedik kötü işler açılabilirdi. Üstelik yaşça, makamca, paraca, şöhretçe senden büyükse senin sözünün esamesi bile okunmayacağı kesindi. Düzenin ve o düzende yaşayan bir grup insanın çürümüş tarafları olması bu 'esamesi okunmamayı' değiştiremezdi. Düzenin kirli yüzünü düzenin kurucusuna söylemek senin vatan haini olduğuna kadar vardırılabilirdi.
Birdenbire pencereden vuran rüzgâr üzerinde merhaba yazılı kâğıdı savurmuş ortalık karman çorman oluvermişti. Adam metin bir edayla kâğıdı buruşturup çöpe attı. Yeni bir A4 kâğıt aldı; sonu ne olursa olsun bu çürümüşlükleri çürümüşlüğü yaratana yazıp bizzat vermeliyim yoksa melekler öbür âlemde yüzüme bakmaz; bunca çirkinliği bildiğin halde bu çirkinlikleri yapanın düzelmesi için yüzüne veya velisine niye söylemedin derler, bu ağır hesabı veremem, burada bu hesabı kapatmalıyım dedi.
Adalet duygusunun ağırlığından kaynaklanan haklı öfkeyle ama mektubun muhatabına hakaret etmeden, hınçla, öfkeyle, zapt edilmesi zor bir gerilimle on dakikada tam üç buçuk sayfa yazdı. Yazdıkları yorum değildi; olmuş, yazılmış, okunmuş, sadece kendisi değil başkaları da okumuş yani herkesin bildiği ama hiç kimsenin mektubun muhatabının yüzüne söyleyemediği fiillerdi. Üstelik mektubun muhatabını çok seviyordu. Sevdiği bir insanın böyle çirkin şeyler yapması veya çirkinliklere aracılık etmesi ağrına gidiyordu. Aslında onu bu şeyleri yapmamış olarak tasavvur ediyor ama önünde duran yazılı 'araçlara' baktıkça içi kaynıyor öfkesinden duvarları yumrukladığı oluyordu. Niçin diyordu niçin adaleti kendisinden öğrendiğim bir insan bu kadar adaletsiz oluyor niçin Allah'ım niçin niçin diye geceler boyu düşünüyor taşınıyor yatakta bir o yana bir bu yana dönüyor gecenin bir yarısında kalkıp sigara içiyor, unutmak için gecenin bir yarısında delirmişçesine türkü söylüyor ama olmuyordu; her şey apaçık ortadaydı.
Adam hastalandı, doktora gitti. O doktordan çare bulamadı bir başka doktora gitti. Onu da beğenmedi başkasına gitti. Atarax ve Deloday kullanmaya başladı...
Aradan dört buçuk ay geçti. Adam mektuba tekrar başladı. Çünkü aynı adaletsizlikler ve adam kayırmacalar devam ediyordu. Önceki yazdığı üç buçuk sayfayı eski bir dostu verme dediği için vermemişti. Şimdi ise hiçbir kimsenin haberi olmadan yazıyordu ikincisini. İkincisi derken aslında birincinin devamıydı. Yine aynı masaya oturdu; bir buçuk sayfa yazdı. El yazımı okuyamaz veya yanlış okur yanlış anlamlar çıkarabilir gerekçesiyle bilgisayarın başına geçip beş sayfayı temize çekti...
Bir güz günü kuşluk vakti kalktı. Kütüphanesine geçti; volta atarak düşündü. Götürüp verse miydi vermese miydi; verse de vermese de bir şey değişmeyecekti. Bunu biliyordu. Ama muhatabın kendisine bakışı tamamen değişecekti. Bunu düşününce hiçbirşey beni şaşırtmıyor dedi kendi kendine. Yaptığı yanlışları söylemek kızmasına sebep olacak sonra bana karşı tutumu değişecek hayatımda birçok şey de değişmiş olacak; hadi bunlar olmasın o insan 'yüce' bir insan dedi içten içe. Bu sefer beni şaşırtsın diye adeta yalvardı ama dünya kurulduğundan beri devam eden yine olacaktı ve oldu; iyiniyetle bir kişinin kötü davranış ve fiillerini söyleyince sana düşman kesilmesi, sonuç buydu.
Karar vermesi zor oldu; sanki ilân-ı aşk edecekmiş gibi bir heyecan sardı. Kalktı otobüse binip tramvaya aktarma yaparak muhatabın bürosuna vardı. Heyecandan titrediğini fark ettirmemek için dişini sıkıyordu. Her zaman içtiği çayını reddetti. İçmedi. 'Kısa oturacağım' dedi. On dakika sonra ayağa kalktı; iç kapıdan çıkarken cebinden çıkarıp verdi. Muhatap, hiç beklemediği bu davranış karşısında şaşkınlığını gizleyemedi. Adam ise iç kapıyı geçip dış kapıyı adeta çarparak hızla uzaklaştı...
Beş sayfa mektup meselesini artık herkes duymuş; adamın kulağına kadar gitmişti. İçeriğini ise kimse bilmiyordu muhataptan ve adamdan başka. Adam mektubu edebiyat tarihçilerine/araştırmacılarına bırakmıştı. Çünkü edebiyatımızın günümüzdeki birçok ismini ilgilendiriyor mektup.
Adam ve muhatap kim mi? O da artık başka bir zaman...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



