Yakın tarihimizden bir vak'a anlatmak istiyorum. Zaman:Bundan yetmiş küsur yıl önce. Mekân: Büyükada. Bir gece bir klüpte canlılık ve hareket var. Büyük bir zat oradadır. Etrafında meddahlar. Peçeden ve çarşaftan çıkmış dekolte tuvaletli bayanlar. Köşede bir orkestra çalıyor.Yeniliyor içiliyor, rakı su gibi tüketiliyor. Şehrin seçkinleri de orada. Bir masada ünlü bir tarihçi bir iki arkadaşıyla birlikte kendi halinde yemek yiyor içiyor.
Birden, büyük şahsiyetin gözü bu tarihçiye ilişir. Gözlerinde hiddet kıvılcımları çakar.Bu tarihçi İtilaf ve Hürriyet fırkasında hizmet etmiş, İttihadçıların aleyhinde bulunmuştur. Büyük zat çakır keyiftir... Haykırır: "Masaya çık ve ben bir eşeğim diye bağır!.." Salonda bir anda büyük bir sessizlik olur. Bazı yüzlerde şaşkınlık ve hayret, bazılarında kindar bir alay vardır. Tarihçi ne yapacağını bilemez. Masaya çıkıp ben bir eşeğim diye bağırsa büyük bir felâket; çıkmasa belki daha büyük bir felâket olacak.
Ayağa kalkar, sandalyaya çıkar, oradan masaya ve kısık bir sesle "Ben bir eşeğim..." der ve sonra bitkin, rezil, ezilmiş, rengi kağıt gibi olmuş bir şekilde iner ve gider.
Tarihçinin bu darbeyi atlatamadığı ve bir müddet sonra makhuren (kahr olmuş durumda) vefat ettiği söylenir.
Bana bu hikâyeyi 1960'lı yıllarda anlatmışlardı. İnanmak istememiştim. Büyük bir adam büyük bir tarihçiyi herkesin ortasında nasıl olur da böylesine tahkir edebilirdi...
Bundan on yıl kadar önce Fransızca bir kitabı okurken yakın tarihimizin bu menkabesi karşıma çıkınca doğruluğunu anladım.
Yakın tarihimiz nice böyle utanç verici vak'alarla doludur.
Bunların bir araya getirilmesi ve kitaplaştırılması gerekmez mi?.. Her birinin kaynağı belirtilecek. Sağlam bilgilere, vesikalara dayandırılacak. Hangi kitapta, hangi hatırada yazılıysa belirtilecek.
Artık yakın tarihimizi sorgulamalı, onunla yüzleşmeliyiz.
* (İkinci yazı)
KARA BUĞDAY
Kumkapı'da Ermeni Patrikhanesi'nin yakınından geçerken, küçük bir masa üzerinde yiyecek maddeleri satan Ermenistanlı bir hanımdan iki çeşit peynir ile üzerinde Rusça yazılar, içinde İngilizce buckwheat, Fransızca sarrassin, Türkçe kara buğday bulunan bir gıda maddesi satın aldım.Bulgur gibi pişiriliyormuş. (Bir bardak kara buğdaya iki bardak su...) Bizde buğday deniliyor ama buğdaygillerle ilgisi yok, başka bir bitki familyasına ait bir tür.
Kara buğday Rusya'da, Ukrayna'da, Kazakistan'da yetiştiriliyormuş. Türkiye'de pek bilinen bir yiyecek değil.
Buğday vs. yetişmeyen zayıf topraklara ekiliyormuş. Arılar çiçeklerinden çok kokulu ve lezzetli bir bal yapıyormuş. Zararlı bitkileri yaşatmıyormuş. Sağlığa hayli faydalıymış. Tansaş marketlerinde satılıyormuş. İstanbul Fatih'teki Kadınlar Pazarı'nda da bulunur sanırım.
Muhterem okuyucularıma, sağlıklarını korumak için bu gibi gıda maddelerinden az miktarda da olsa arada bir tüketmelerini tavsiye ederim.
Ölüm dışında bütün dertlerin ilaçları, şifaları, tedavileri vardır. En iyi tedavi şekli yiyerek, beslenerek yapılandır. İnsan azar azar her gıda maddesini tüketmelidir. Halkın çoğu hiç ısırgan yemez. Halbuki bu otta nice şifa vardır. Ispanak gibi yemeği yapılır, çorbası yapılır, böreği yapılır, kavrulup üzerine yumurta kırılır, kaynamış suyu içilir.
Fransızca/passportsante.net/ sitesinde kara buğday ile ilgili ilmî ve ciddî yazıyı okudum, hayli aydınlandım. Avrupalıların ilmî yayınlarına hayran kalmamak mümkün değil. İstanbul'da oturuyorsanız bir gün Fatih'te itfaiye arkasındaki Kadınlar Pazarı'na gidiniz, çoğu Siirt, Van taraflarından gelme yöresel gıda maddelerinden satın alınız. Nasıl pişirildiklerini de dükkancıya sorunuz.
Bir pazar günü Balat'taki İnebolu pazarına gidiniz. Kırlardan, ormanlardan toplanmış sebzeler, mantarlar getiriyorlar.
Sakın hor görmeyin, senede birkaç kez şalgam yemeği yaptırın yiyin.
Ha sorayım: Siz hiç ebegümeci yediniz mi?
Tabiî yaşayın...Yapay, boyalı, aromalı, hormonlu, kimyalı, nitratlı, bin çeşit katkılı gıda maddelerinden uzak durun.
Size yetecek kadarından fazla yemeyin. Pahalı ve lüks yemekler yemeyin. Sakın israf etmeyin. Allah müsrifleri (savurganları) sevmez.
Sade yaşayanlar sağlıklarını korur. Aşırı tıkınanlar bin çeşit hastalığa tutulur.
* (Üçüncü yazı)
MEDYADA SEVİYESİZLİK
Medyadaki (basılı ve internet) üslup çok düşük. Şu başlıklara bakınız:
Tokat gibi cevap...
Filanca, açıklamadan sonra kudurdu...
Şok şok şok...
Ateş püskürdü...
Öfkesini kustu...
Böyle başlıklar ve anonslar ciddî bir medyaya yakışmaz. Haberlerin ve yorumların üslubu, sert de olsa mutlaka yüksek seviyede ve ciddî olmalıdır.
Medya, bilhassa televizyonlar yüzünden halkın seviyesi de çok düştü. Yığınlar artık dedikodu, polemik, kavga, şamata, vodvil, melodram, trajedi, bayağılık istiyor.
Vakarın, ciddiyetin, seviyenin pabucu dama atıldı.
Bazı devlet büyüklerinin de, hiç lüzumu olmadığı halde polemiğe girdiğini görerek üzülüyorum.
Demokratik bir düzende herkesin ağzı torba değil ki, büzüp susturasın. Bırakın konuşsunlar. Bir insan konuştuğu ve yazdığı sözlerin seviyesine ve derecesine göre adamdır. Devlet ve iktidar büyükleri polemik yapmamalı, herkes cevap vermemelidir.
Büyük bir uçağın baş pilotu sinirlenir, köpürür, tehevvür içinde kendini kaybederse ne olur? Uçak ve yolcuları tehlikeye girer.
Devlet ve iktidar büyüklerinin:
1. Sinirlenmemeleri,
2. Kin tutmamaları,
3. İntikam almamaları,
4. Duygusal olmamaları,
5. Bilge olmaları,
6. Son derece sabırlı olmaları,
7. Mürüvvetli olmaları... gerekir.
Bugünkü medyamız kaliteli bir medya değildir. Bu medya ile Türkiye'nin işi çok zordur. (Zor değil "çok" zordur...)
Medyanın ana prensibinin ahlâk, fazilet, doğruluk dürüstlük olması gerekir.
Ülkenin bilge ve gerçekten aydın kişileri medya konusuna eğilmeli ve halkı aydınlatmalıdır.
Çok kültürlü ama dini imanı para ve benlik. Böyle bir medyacıdan ne hayır gelir.
Yüksek tiraj ve reyting için her hokkabazlığı yapanlar ahlâksız kimselerdir.
Seviyesizlik doğru ve haklı yayınlara bile gölge düşürür.
Her ülkede hafif, sansasyon peşinde koşan bulvar gazeteleri olabilir ama onların yanında mutlaka ciddî, haysiyetli, seviyeli gazeteler ve dergiler de bulunmalıdır.
Fransa'nın Le Monde'u, İngiltere'nin The Times'i gibi bir gazete bizde niçin yok?
Bizde niçin siyah beyaz tek renkli gazete yok?
Dedikodusuz, polemiksiz, kavgasız gürültüsüz, şamatasız entrikasız, fitne fesatsız sakin bir ülkede yaşamak isterdim.
İlmin, irfanın, hikmetin (bilgeliğin), terbiyenin, efendiliğin, edebin, erkanın, şehir görgüsünün, ciddiyetin, vakarın, haysiyetin gölgesinde bir Türkiye.
Keşke Sultan Abdülhamid Türkiyesinde yaşamış olsaydım.
Çeneni tutamazdın, Padişah da seni Midilli adasına sürerdi... Olsun, bu hürriyet devrinde yazılarım ve fikirlerim dolayısıyla sanki hapislerde yatmadım mı? Sultan Abdülhamid'in sürgünü, bugünün cezaevinden daha hafifti. Ahmed Midhat Efendi'yi Rodos'a sürmüştü, maaş bağlamıştı, serbest geziyor, oradaki okulda öğretmenlik yapıyordu...Böyle sürgüne can kurban.



Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



