Dünyanın her yerinde mesleklerin insan karakteri üzerinde etkisi görülür. Fakat özellikle Üçüncü Dünya ülkelerinde bu türden etkiler meslek hastalıklarına bile yol açacak niteliktedir. Gazetecilerle doktorları ve askerleri, tavır ve davranışlarıyla toplumun öteki meslek mensuplarından hemen ayırabilirsiniz. Diplomatlarla politikacılar da ilk bakışta ayrılabilecek özelliklere sahiptir.
Milletin bütününü değil de yalnız seçimi kollayarak halkı kandırmaya çalışan kötü politikacılara "popülist" dendiği gibi, bunlara zıt bir tavrı sergileyen hariciyecilere de "monşer" denir. Bununla ifade edilen şey, diplomatların halka yabancılığıdır. Yani bu milletin değerlerini benimsemeyen diplomatlar bu dille ifade edilerek eleştirilir. Görevde olan diplomatlar yurtdışında bulunduğu için onlara rastlamak mümkün değil. Emekliye ayrılanlar da ya ayrıcalıklı işler yapıyorlar, yahut da ithalat şirketleri temsilcisi veya murahhas azâsı oluyorlar. Dış politika konularında fikri sorulur, nadiren gazetelerde yazıları görülebilir. Bazıları da hatıralarını yayınlayarak dikkat çekerler.
Bu mesleğin Osmanlı'daki duayeni, II. Selim ve II. Mahmut döneminde entrikalarıyla ünlü Hâlet Efendi'dir. Cumhuriyet döneminin en uzun süreli hariciye vekilliği unvanını da uhdesinde taşıyan İhsan Sabri Çağlayangil'di. Mesleklerin ahlâkını, biraz da o mesleklerin duayenleri belirler. O yüzden Dışişleri Bakanlığı yapacak insanın genel özellikleri için eski büyükelçi Kamuran İnan aynen şöyle söylemiştir: "Dışişleri mensupları kendilerini idare edecek bakanı değil, kendilerinin idare ettikleri bakanı severler."
"Bunlar Türk değil diplomat"
Pakistan'a ilk gittiğim günlerde İslamabad'da ikâmet iznim için Dışişleri Bakanlığı'na başvurmak zorunda kaldım. Bir odaya girdiğimde, evraklarıma bakarak Türk olduğumu anlayan şube müdürü bana yakın ilgi gösterdi ve memurlarına emir vererek işlerimi çabuk halletmelerini söyledi. Bu arada kalkıp gitmek isteyen misafirine dur diyerek başka bir arkadaşına telefon etti. Telefonda pek çok ifadeleri İngilizce olan bir Urduca ile şunları söylediklerine şahit olunca gerçekten şaşırdım:
- Esselamüaleyküm cenâbı!.. Bu akşam buluşuyoruz. Müşterek dostumuz yanımda... Votkamız var, viskimiz var, tamam mı? Aldırma!.. Bizim evde akşama görüşürüz... Okey? Esselâmüaleyküm...
Böyle selâmla başlayıp biten içki âlemi hazırlığına şaşırdığımı farkeden arkadaşı durumu sezmiş ve endişeli bir yüzle bakıyordu. Pakistanlı Hariciyeci onun endişesini bertaraf etmek için şöyle dedi:
- Türk kardeşlerimiz buna alışkındır. Onları Londra'da tanıdım... Beraber çok diskoya gittik...
Gülümsedim. Muhtemelen bizim ateşeler de bunlar gibiydi.
Genellikle İslâm ülkeleri yöneticisiyle aydınında ve diplomatlarında gördüğümüz bakış tarzının, dile getirmeseler de en kısa ifadesi şu: "Biz Hıristiyanların kölesi ama Müslümanların efendisiyiz..."
Pek çok Üçüncü Dünya ülkesinin diplomatları da aynı zihniyete mensuptur. Amerikalı, İngiliz, Fransız, Alman ve Japon diplomatları dışında pek çok dünya ülkesinin hariciye görevlilerinde kozmopolitlik veya züppelik hâkim özelliktir. Yalnız küçük yüzdelerle ifade edilebilecek sayıdaki diplomatlar hariç, pek çok elçilik görevlisi, adını andığım Batılı ülkelerin sıradan bir vatandaşı olmayı hayatının en önemli meselesi görür. Bazen kendi ülkelerinin verdiği olağanüstü imtiyazları bile bu ülkelerin pasaportu için feda edebilir, halkını küçümsemekte akıl almaz tavırlar ortaya koyabilirler.
Bir ara Türk Büyükelçiliği'ndeki bütün "meslek memurları", Büyükelçi ile 1., 2. ve 3. sekreterler, yani Dışişlerine bağlı ateşelerin hepsi bekârdı. Akşamları herbiri başka bir yerde dolaşıyor, sefire hanımın yokluğunu da daha önce Roma'da görevli bulunan askerî ateşenin sanatçı eşi telâfi ediyordu. Bir yıl sonra eşinin görev yerine gelebilen Sefire Hanım ise ilk fırsatta yokluğunda yerini dolduran askerî ateşenin sanatçı eşini kıskanmaya başladı. Onun resim sergisine bile Büyükelçi ile katılmamaları bu kıskançlığı çok net bir şekilde ortaya koyuyordu. Öteki ateşeler de, Sefire hanımın, sanatçı hanımın başarısını kıskanması yüzünden, tam anlamıyla iki ateş arasında kaldılar...
Bunlar arasında kitap okuyan, dünyadaki gelişmeleri izleyenlerin sayısı oldukça düşük. Sanattan anlayansa pek yok...
O dönemde henüz internet gelişmediği için, teleksle gelen haberlerle Türkiye aktüalitesini takip eden bile çok azdı. Pek çoğu Free Shoplara gelen yeni eşyaların fiyatlarıyla farklı yerlerde tatil yapma hesaplarını konuşuyorlar.
Elçilik çevresiyle diplomatik bölge dışına pek çıkmayan bu insanların ne kadar pahalı birer "kurye" olduklarını düşünmeden edemiyor insan... İslamabad'daki Türk Büyükelçiliği'nde bu ateşelerle ihracat ve ithalat mevzuatını görüşen Pakistanlı iki iş adamı şaşkın bir halde dışarı çıkıyor ve arkadaşına tepkisini şöyle ifade ediyor:
- Bunlar nasıl Türk böyle?
Türk kavramının onlar için ifade ettiği şeyleri iyi bilen arkadaşının cevabı çok enteresan:
- Bunlar Türk değil, diplomat...
"Bekara karı boşamak"
Tuhaf kafa yapısına sahip diplomatlar yalnız bize özgü değil, her ülkede var.
Bunun çarpıcı bir örneğini, Çin Lokantası çalıştıran bir Çinli dostun yeni yıl davetinde aynı masayı paylaştığımız Filipinli ateşede gördüm. O günlerde devrik diktatör Markos'un eşi İmelda Markos'un yurduna dönmesi ve yaklaşan seçimlerde aday olup olmayacağı, İngiliz-Amerikan basını tarafından tartışılıyordu. Ben bunun ne kadar mümkün olduğunu, Filipin halkının İmelda'ya tavrını sordum.
- Filipinler'de her şey mümkün, dedi ateşe, halkımız 50 dolara reyini satar. İmelda çok zengin, onda çok para var...
Bir espri yapmak adına kendi halkını böylesine kötüleyecek başka bir meslek mensubu yoktur.
Cahil politikacı kadar dar görüşlü diplomat da çekilmiyor. Biri halkın, öteki de devletin verdiği temsil yetkisini o kadar kötü kullanıyor ki, hiçbir meslek dalında böylesini görmek mümkün değil. Çünkü her meslek kendine göre bir sorumluluk ister. Bu da önemli mesleklerin duayenleriyle olur.
Bu arada, çeşitli sebeplerle yurtdışına gidecek insanların mutlaka bilmeleri gereken bir hususa dikkati çekmek istiyorum:
Diplomatların asıl işi, Dışişleri Bakanlıkları arasında ülkelerinin gerektirdiği ilişkileri sağlamak, karşılıklı mesajları iletmek, ve bulunduğu ülke kamuoyunun görüşlerini ülkesine ulaştırmaktır. Bazen merhamete gelip Türk vatandaşlarına da yardım etmek isteyebilirler. Ama bu tür bir tavır, çoğu zaman bir şanstır. Satranç oyuncuları gibi birbirlerini kollamak zorundaki diplomatlar çok meşgul olduğu için, yurtdışında bulunan herkes bence karşılaşacakları sıkıntıları çözmek için biraz diplomat olmak zorunda. Hiç değilse yabancısı olduğu ülkenin dilini ve mevzuatını bilen bir yakını yoksa dışarı çıkmamalıdır. Çıkarsa bir macera yaşar.
Özal'ın tanınmış şahsiyetleri kültür ateşesi olarak tayin etmek isteğine, her çevreden karşı konuldu. Halbuki bu tasarı birçok bakımdan hayırlı olabilirdi. Çünkü bizde bazı sanatçılar da en az politikacılarla hariciyeciler kadar sorumluluk sahibi değildir. Belki at üstünde tedavi sayılabilecek bir yolla, Türkiye'yi temsil edenler birbirlerini olumlu yönde etkileyebilirler. Hep "muhtâc-ı himmet" dede gibi görülenlerin kimseye hayrı olmaz. Ülkesini temsilde herkese farklı sorumluluklar düşer.
Sözün kısası, kendisini halkın temsilcisi sayan cahil politikacımız neyse, dünyadan habersiz diplomatımızla temel sanat bilgisinden mahrum sanatçımız da odur. Bunları vasıflı insanlar haline getirmeden ne bu ülkedeki yönetim bozuklukları düzelir ne de bu milletin dünyada ve sanatta doğru temsili mümkün.
İyi yetişmiş insan nerede olursa olsun halkına ve insanlığa hizmet eder. Bunlara elçiliklerde diplomat olarak da rastlamak mümkün. Onlar hiçbir zaman "bî-kâr" değildir ve bekâr da kalmazlar. Çünkü mutlu ve başarılı olan insanlardan dünyaya ve insanlığa hayır beklenir. Böylesi de pek fazla değil...
"Bekâra karı boşamak kolaydır" sözü, cahil politikacılarla sorumsuz diplomatların ve yetersiz sanatçıların tavrını da iyi vurgular sanıyorum...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



