Said Özdemir'in konuyla ilgili verdiği raporu* konu edip, aktaracağız. Ama öncelikle bu noktada "Said Nursî ve Said Kürdî" olayına açıklık getirelim ve bu bağlamda Üstad'ın kendi "değişimini" haber verdiği satırları aktaralım. Üstad İstanbul'da Beykoz'da bulunan Yuşa Tepesi'nde tek başına tefekkür ettiği bir süreç de kendi değişimini şöyle anlatır:
"Siyaset yoluyla dine hizmet hissini taşıyordum. Fakat bu andan itibaren dünyadan tamamen yüz çevirdim ve kendi ıstılahıma göre "Eski Said'i (Said Kürdî) gömdüm! Büsbütün ahiret ehli "Yeni Said (Said Nursî)" olarak, dünyadan elimi çektim. Tam bir inziva ile, bir zaman İstanbul'un Yuşa Tepesine çekildim." (Bkz. Şualar/ Ondördüncü Şua", c. I, s. 1080.)
Şimdi söz konusu rapora bakabiliriz:
1933 yılında Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi'nde Üstad Said Nursî şöyle der:
"- Risâle-i Nur'un her bir cüzü bir âyet-i Kur'aniye'nin hakikatini tefsir eder... İman ilminden ibaret olan ki Risâle-i Nur cüzleri emniyet ve asayişi tesis ve temin ederler. İmansızlıktır ki seciyesizliği ile emniyeti ihlâl eder. Kâinatta dinsizlikle dindarlık, Âdem Aleyhisselâm zamanından beri cereyan edip geliyor ve kıyamete kadar da devam edip gidecektir. Bu meselelerin künhüne vakıf olan herkes, bize olan hücumunu doğrudan doğruya dinsizlik hesabına dindarlığa bir taarruz olduğunu anlar.
Benim ismim Said Nursî iken Said Kürdî ve Kürt diye yâdediyorlar. Bundan güdülen maksat, hem âhiret kardeşlerimin hamiyet-i milliyelerine ilişip aleyhime bir his uyandırmak, hem mahkemeye adaletin mahiyetine bütün bütün zıd bir cereyan vermektir."
Bu mevzuda Üstad Said Nursî'nin bir eserinden nakledeceğimiz bir fıkra ise, merhumun ve talebelerinin, kavmiyetçilik ithamı ile asla alâkası olmadığının en beliğ reddiyesidir. Merhum Said Nursî diyor ki:
"... Benim gibi ciddi bir muhabbetle Türk milletini seven ve Kur'an'ın senasına mazhariyetleri cihetiyle Türk milletini pek çok takdir eden, altı yüz seneden beri bütün dünyaya karşı koyan ve Kur'an'ın bayraktarı olan bu millete karşı, şiddetli taraftar bulunan; hocalık haysiyetiyle izzet-i ilmiyeyi muhafaza eden; hakaik-i imaniyeyi vazih bir surette teşrih ile ders veren bir insanın on sene, belki yirmi otuz sene zarfında yirmi otuz değil; belki yüz, belki binlerce talebesi sırf iman ve hakikat noktasından onunla fedakârane bağlansa ve Ahiret kardeşi olsalar çok mudur? Zararlı mıdır? Hiç ehl-i vicdan, ehl-i insaf bunları tenkide cevaz verir mi?."
Şunu da ilâve edelim; Moskova'nın kontrolünde, gayeleri malûm, bazı Barzanî aşireti mensuplarından Şark'ta yakalanan iki casus; ne maksatla Türkiye'ye geldikleri hususunda Milli Emniyet'te sorguya çekildiklerinde şu cevabı verirler:
"- Biz, Türkiye'ye Şark bölgesindeki faaliyetimize sed çeken Risâle-i Nur talebeleriyle mücadele için gönderildik. Nur talebelerinin varlığı gayemizin tahakkukuna mâni teşkil etmektedir.
Bu derece kavmiyetçilik ve Kürtçülük aleyhinde olan bir adama; halis muhlis mümin olan bir Müslüman'a Kavmiyetçilik, Kürtçülük isnadı çok zalimane bir iftira değil midir?
Kürtçülük hususunda Millî Mücadele tarihi ve Meclis zabıtlarında yaptığımız araştırmalar neticesinde hakikat anlaşılmış bulunmaktadır. Bediüzzaman ve talebelerinde Kürtçülük fikri ve böyle bir devlet kurmak hülyası olsa idi, bazı hocaların asıldığı bir vakitte M. Kemal ona ilişecekti. Bilâkis ona: "Sizin gibi bir hoca bize lâzımdır" diyerek Büyük Millet Meclisi'nin açıldığı vakitlerde üç defa şifre telgrafla İstanbul'dan Ankara'ya çağırıldığı; Milletvekilliği; Şeyh Sunusi yerine Şark Umumî Vaizliği'ni ve Diyanet İşleri Reisliği'ni teklif ettiğini görüyoruz. Fakat Bediüzzaman: "Ben imana hizmet edeceğim, siyasete girmeyeceğim." diyerek bu teklifleri kabul etmemiştir.
Hattâ Meclis'in açılışında, Ankara'ya çağırıldığı vakitte kendisine Meclis'ce "Hoş âmedî" yapılmıştır. Meclis'ce hoş âmedî ve dua teklifine dair kayıtlar, Meclis zabıtlarında vardır. (Birinci devre, üçüncü içtima senesi zabıt ceridesinin 24. cildinin 4057. sayfasında Teşrinisani 338 Perşembe inikadın zaptı da, mezkûr hususu aynen mevcuttur.)
"O zaman Bediüzzaman, Büyük Millet Meclisi'nde, Şark'ta din dersleriyle fen ve teknik derslerinin beraber okutulacağı bir üniversitenin açılmasını teklif etmiş, iki yüz küsur mebustan 163'ü bu teklifi kabul ederek yeni açılacak üniversite için 150 bin lira tahsis edilmesine karar vermişlerdir. Yâni bugünkü Şark Üniversitesi'nin temel fikrini, o zaman teklif ettiğini yine Meclis zabıtlarından anlamış bulunuyoruz. Kanaatimizde eğer gerici, isyancı olsaydı, herhâlde o karışık zamanda Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde olmazdı."
* Bkz. (Said Özdemir, Maarif Din Plânlama Komisyonuna verilen rapor.) Eşref Edib, Risale-i Nur Muarızı Yazarların İsnadları Hakkında İlmî Bir Tahlil, İstanbul 1965.
Özür: Geçen hafta bu sayfada sehven yazının ikinci bölümü değil, birinci bölümü tekrar yayınlanmıştır. Bu karmaşadan dolayı yazarımızdan ve okuyucularımızdan özür diliyor, yazının ikinci bölümünü bugün yayınlıyoruz.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



