Biyografiler ilginç bilgiler ihtiva eder. Bu babdan olmak üzere Mehmed Âkif ile Bediüzzaman Said Nursî ile ilgili okumalarımı sürdürdükçe ilginç ayrıntılara rastlıyorum. Bu ayrıntıları not alıp okumayı sürdürüyorum. Bu bağlamda meşhur Kara Kitap'da okuduğum bir anekdot gerçekten cehaletin, idraksizliğin bu kadarı da mı olur dedirtecek cinsten. Şöyle ki:
Sene 1935: Hâdise, Isparta'nın Atabek kazasının bir köyünde cereyan ediyor. Cumhuriyet Halk Fırkası'nın çıkardığı bir tamime göre, Bediüzzaman Said Nursî'nin eserleri toplattırılıyor ve kimde bulunursa mahkemeye sevk olunuyor. Köye baskın yapan jandarmalar, Üstad Bediüzzaman Said Nursî'nin Ramazan münasebetiyle neşrettiği bir risalenin üzerinde -Ramazan'a aittir- ibaresini görünce:
- Bu Ramazan kimdir? derler.
Köyde ararlar, okuma yazma bilmeyen ve ismi Ramazan olan birini bulurlar, paldır küldür adamcağızı yakalayarak Isparta hapishanesine götürürler. İki ay orada yattıktan sonra Ümmi Ramazan Efendi, Ağır Ceza Mahkemesi huzuruna çıkarılıp muhakeme edilince mesele anlaşılır ve Ramazan Efendi'nin masumiyeti ortaya çıkar. Zavallı Ramazan Efendi'nin iki aylık mahkûmiyeti yanına kâr kalır. Tabiî bu durumda hâkim heyetinin gülme furyasıyla sonuçlanır."*
Tabii olan bizim köylü Ramazan Efendi'ye olur.
Bediüzzaman 18-20'li yaşlardadır. İlim noktasında ilerlerken, siyasi bağlamda da girişimlerde, çalışmalarda bulunmaktadır.
Bitlis'te olduğu sırada bir gün Vali ile bazı memurların içki içtikleri haber verilince Bediüzzaman hiddetlenir. Bir Müslüman memleketinde Müslüman memurların işret âlemleri yaparak sarhoş olmalarını doğru görmez, kalkıp onların içki meclislerine gider. İçkinin fenalığı hakkında Peygamberimizin mübarek bir hadis-i şerifini okuduktan sonra çok şiddetli sözler söyler. Valinin vurdurmak için emir vermesi ihtimalini nazar-ı dikkate alarak Bediüzzaman bir elini rovelverinin üzerine koyar. Fakat Vali dirayetli bir zat olduğu için müessif bir hâdisenin vukuuna meydan vermemek için katiyen ses çıkarmaz. Vali oradan ayrılınca yaveri, Bediüzzaman'a:
- Ne yaptınız? der. Sarf ettiğiniz sözler idamınızı muciptir.
Bediüzzaman:
- İdam hayâlime gelmedi, der. Fakat öyle de olsa bir münkeri bertaraf etmek için ölsem de ne zararı var?
Biraz sonra Vali, polis vasıtasıyla Bediüzzaman'ı istetir. Bediüzzaman, Valinin odasına girerken yüksek dirayet sahibi olan Vali büyük hürmet ve ta'zimle genç Bediüzzaman'ı karşılar. Elini öpmek ister. İltifatla yer gösterir:
- Herkesin bir üstadı var. Sen de benim üstadımsın der. Bediüzzaman'ın gönlünü alır.
Said Nursî, siyasî hayatta daima hürriyet taraftarı idi. Vatan ve milletin felâketini intaç edecek gizli emellere, sinsi ve yıkıcı planlara keskin görüşü ile nüfuz ederek milleti irşad ediyordu. Din üzerinde yapılan baskılardan dolayı çok müteessir oluyordu. İttihad ve Terakki zamanında milletin dini ile, vicdanı ile oynayanlara karşı:
"Siz dini incittiniz, Gayretullah'ı unuttunuz. Neticesi vahim olacaktır." diye muhalefetten çekinmiyor, dalâletle, Masonlukla kahramanca mücadele ediyordu.
Hürriyetçiler zamanında Üstad Divan-ı Harbe verilmişti. Divan-ı Harbi Örfî'de mahkeme Reisi Hurşid Paşa:
- Siz Şeriat istiyormuşsunuz. Şeriat isteyenler mürtecidir! dediği zaman Üstad, şöyle cevap vermişti:
- Eğer Meşrutiyet bir fırkanın istibdadından ibaret ise bütün dünya şahit olsun ki ben mürteciyim. Şeriat'ın bir tek meselesi uğrunda bin ruhum olsa hepsini fedaya hazırım.
O günler dalâletin en azgın devri idi. Bediüzzaman'ın hayatı tehlikede idi. Fakat o ölüme hiç kıymet vermiyor, hakikati pervasızca söylemekten çekinmiyordu. Bu müthiş ve zalim mahkemeden idamını beklerken beraat kazanmıştı. Mahkemeden çıkarken teşekküre bile lüzum görmemiş:
"Zalimler için yaşasın Cehennem... Zalimler için yaşasın Cehennem..." diye diye ilerlemişti. Divan-ı Harb'de çok kahramanca müdafaalarda bulunmuştu.
Bediüzzaman'ı en iyi anlatan örneklerden biri de onun aldığı yüksek maaşın bir kısmını harcayıp, gerisini kitap bastırıp halka bedava dağıtmasıdır.
Dârülhikme'de iken aldığı yüksek maaştan ancak ihtiyacı kadarını kendine sarf ediyor, bütün hayatında kendine şiâr ittihaz ettiği bir kap yemekten fazla yemiyordu. Nefsine karşı niçin böyle eziyet ettiği kendisine sorulunca:
Çok zeki, kahraman ve gayretli bir âlim olan evlâd-ı manevîsi ve hizmetinde bulunmayı kendisine büyük bir şeref addeden merhum Abdurrahman şöyle anlatır:
- Bediüzzaman aldığı maaştan ancak zaruret miktarını ayırır, mütebâkîsini hıfzetmek üzere bana verirdi. Fakat ben amcamın bana karşı olan teveccüh ve şefkatine, parayı, mal ve mülkü istihkar etmesine güvenerek hıfzetmek üzere bana verdiği parayı sarf ettiğimi duyunca üzüldü:
- Niçin sarfettin? dedi; bu para bile helâl değildi. Millet malı idi. Mademki sen böyle yaptın, ben de seni vekilharçlıktan azlederek kendimi nasbettim.
Bir müddet geçtikten sonra telif ettiği 12 parça eserini bastırdı. Artırdığı paraları bu telifatın kâğıt ve tab'ı masrafına verdi. Bastırdığı eserleri ücretsiz dağıttı. Niçin bir bedel mukabilinde sattırmadığı sorulunca:
- Maaştan bana ancak bu kadarı caizdir. Fazlası millet malıdır. Bu sûretle millete iade ediyorum..."2
1 Eşref Edib, Kara Kitap, İstanbul 1972, s. 38.
2 Eşref Edib, Risale-i Nur Müellifi Bediüzzaman Said Nur, Hazırlayan: Fahrettin Gün, Beyan Yayınları, İstanbul 2011.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



