Türk siyasetinde 'milliyetçilik' rüzgarları artık tersinden esiyor. Düne kadar 'vatan sevgisi' kılıfıyla ülkenin güneydoğusunu kana bulayan, köyleri basıp, etrafı yağmalayan, sevilen din adamlarını, işadamlarını ve bölge halkından etkili insanları 'faili meçhul'e bağlayarak öldüren birimlerin kuşandığı kamuflaj artık kimse tarafından görmezden gelinmiyor. Türk ordusunu uzun yıllar 'terör' oyununda saf tutturan zihniyetin ülkemize kaybettirdiği sadece mali kaynaklar değil. Bir bölgesinde 'savaş' vurgusuyla dünyaya yayın yapılan ülkenin siyaseti de bu etkiden uzak duramadı.
Siyasetin emrinde olması gereken militer yapıların siyaseti sürekli 'block'layarak uzun yıllar rehin aldığı bir ülkede yaşıyoruz. Her on yılına darbe sıkıştırılan, yetmedi postmoderniyle tüy dikilen 'hantal yapılı' bürokrasisi, yargısı, askeriyesiyle dünyadaki gelişmeleri uzaktan okuma konumunda bırakılan Türkiye, artık dünya konjonktüründeki gelişmeleri yakından takip etmek zorunda. Dışarıda oluşan çok boyutlu siyasi ve askeri yapıların 'yönlendirici güçlerinin etkisiyle' yaşananların sürekli bir 'gerçekliği öne çıkan oyun' haline dönüşmesi, teyakkuzda durmayı gerektiriyor.
Türkiye için dünyanın her yerinde 'inancımız' ve 'tarihin bize yüklediği sorumluluklar' dolayısıyla hareket halinde olmak kimseyi şaşırtmamalı. Özellikle batılılar tarafından ateş çemberine alınan İslam coğrafyasında sürekli yeni oyunlar peşinde koşan 'batıl'ın 'biraz huzur'a bakışı bile sağlıklı değil. Huzur bu coğrafyaya uğrayamayacak şekilde yeniden dizayn ediliyor. Arap ülkelerindeki diktatörlük yapılarının yerini daha çok özgürlüklerin konuşulduğu yönetimlere bırakacağına ilişkin oluşan gözlemler bile 'batı'ya yeni oyun alanları kurma fırsatı sunuyor. İşgal altındaki Irak'ta kendi besledikleri diktatörün devrilmesiyle 'kukla' yönetimler konusunda hassasiyet gösteren Batı'nın Libya konusunda farklı düşünmesi mümkün değildi. Kaddafi'nin gitmeyerek ülkesine yaptığı kötülükler sürüyor. Libyalı muhalifler üzerinde de oyunlar ve dizayn çalışmaları öne çıkıyor. NATO'nun, bölgede sevilen ve ABD, İngiltere, İsrail'in kontrolüne girmeyecek şahsiyetleri bir bir ortadan kaldırması, bunu yaparken de 'yanlışlıkla' vurmuş gibi yapmaları gelecek şekillendirmesinde daha çok oyun oynanacağını gösteriyor. Suriye'de uzun süren çalkantı 'hesaplanmış bir gerilim'in ayak seslerine alıştırıyor kulaklarımızı. Esad'ın babasından kalma Baas alışkanlıklarından kurtulamaması, devleti elde tutan örgütlerin zorbaca tavırları Suriye'de sağlıklı günler konusunda endişe oluşturuyor. İşin bir ucunda İsrail'in, diğer ucunda ise İran'ın bulunması bölgede fitili ateşlenecek bombanın kimler eliyle ve nereleri harap edeceğine dair birilerinin 'simülasyon'u çoktan yaptığını gösteriyor tüm dünyaya.
Gelelim bizim ülkemizde gerçekleşen operasyonlara.
Alman İstihbaratı, Takva, Deniz Feneri
Biz nasıl dünyayla bu kadar ilgiliysek bizimle de ilgili olanlar var. Türkiye'de istihbarat savaşları dönem dönem oldukça açığa çıkıyor. Siyaseti dizayn çabaları yetmeyenlerin farklı kurgularla istikrarsızlık çalışması yaptığı artık sır değil. Alman istihbaratıyla çok ilintili olduğuna dair ipuçları sunan bir operasyonu 'Deniz Feneri' davasıyla izliyoruz. Mesele yardımlar dağıtılırken oluşabilecek yolsuzluklar durumunun çok üzerinde. Almanya'da yaşayan 'Müslümanlar' üzerinde bir 'güvensizlik' oluşturulmaya çalışıldığı gibi Türkiye'de de 'siyaset üstü hesaplar' oluşturma çabası öne çıkıyor. Bu tarz meselelerde akçeli durumlar olduğunu nereden mi biliyorum? "Takva" diye bir film çekildi. Almanya'da biraz palazlanan Müslümanlar kendi yapılarını oluşturunca işin içine 'dindar üçkağıtçı'lar da girer. Film bir haksızlığı vurguluyormuş gibi yaparken Alman istihbaratını da işin içine katarak El Kaide tipi İslamcı terörist örgütü vurgusuyla alakaya sosis doğruyordu. Film, belli ki batılı algının dünya üzerine yaydığı 'cıss'lardan nasiplenerek gündemde kalmayı umuyordu. Heyhat!
Türkiye'de görülen davanın öbür ayağında bir medya kuruluşunun önemli temsilcileri tutuklandı. Adaletin tecelli etmesini beklemekten başka bir yol yok. Ancak teyakkuzda olmayı gerektirecek doneler var. Türkiye'de büyük medya patronu olarak bilinen grubun aynı zamanda Alman medya grubuyla ortaklığı, çift taraflı oyunlarda medyanın kullanılabileceği uyarısını da veriyor. Ana muhalefet partisinin beceri düşüklüğünü örtmek için bu davaya sarılması da başka bir garabet.
İsrail'in derdi ne?
İstihbarat savaşlarında İsrail'in tam göbeğimizde yer aldığını ise söylemesek de bilinmesinin önüne geçemeyiz. Davos'ta başlayan kriz, Mavi Marmara ile oldukça derinleşti. Daha açığı Türkiye'yi İsrail'in 'uzun vadeli oyuncağı' haline getirmek için çaba gösterenleri bile çıldırtacak İsrail atraksiyonlarının sonu aslında gelinen nokta. İsrail o kadar şımarık, o kadar pervasız ki Türkiye devletinin bir gücü olabileceğini hiçbir zaman düşünmedi. Darbelerinden kirli savaşa her alanda istediği gibi 'heron' koşturan İsrail'in terbiyesizliği artık gözden uzak düşmeyecek bir hale gelmişti. İsrail'le ilgili Türkiye'den ne zaman açıklama yapılsa, Siyonistler dünyayı kendilerinden nefret ettirecek kadar alçalarak ama aynı zamanda tehditleriyle göz korkutarak ıslık çalmaya devam ediyor. Nasıl olsa BM raporunda istediği sonucu alacağını, büyük devletlerin kendi 'eşşek'liğini örtüp yorgandan içeri çekeceğini 'babamdır' cevabına 'ayaklarını dışarıda bırakmasın' diyeceklerdir. İsrail kendi içindeki muhalefet üzerinde büyük baskılar oluşturan yasa zorbalığı, haksızlığını dünyaya göstermek için ülkelerine gelen aktivistleri ve herkesi didik didik ararken işi abartmalarıyla 'korku devleti' olmaktan çıkamayacağını gösteriyor.
Teknolojide 'tek' olmanın avantajlarını kullanan, gıdada tüm dünyayı tohumculuk dahil bağlayan İsrail, kendisi dışında alternatif bırakmadığını düşündüğü için ağını sermiş bekliyor. Türkiye gibi kendi uçağını, kendi arabasını, kendi tankını üretemeyen bir ülkenin dışa bağımlılığı iştah kabartıyor. Ancak Türkiye'nin artık 'büyük devlet' olma yolunda ilerleme mecburiyeti ancak İsrail ve benzer yapılara 'Aselsan' mühendislerini öldürterek ayakta kalma imkanı bırakıyor. İran'da ve Türkiye'de hareket halindeki Mossad'ın korktuğu başına gelecek oysa. Teknolojide İsrail hakimiyeti sona erecek. Dünyanın başına o kadar bela oldu ki en yakın dostları bile İsrail'in bir sonraki hilesinden emin olamadıkları için tedbir almanın yollarını arıyorlar.
Mavi Marmara'nın gidişi sırasında içerdeki taşeron örgüt vasıtasıyla Mersin'de donanma vurduran İsrail'in şimdilerde Yunanistan üzerinden yeni bir oyun kurguladığı ortaya çıkıyor. Türkiye'nin tüm komşularını ayartarak kendini sağlama almaya çalışan İsrail boşa kürek sallamaya devam ediyor. Sivrisinek bu, yine de insanın midesini bulandırıyor ve canını acıtıyor, o kadar.
Ölümlerde şenlik bulmak
Türkiye'nin bu kirli ülkeler ve tezgahlarına karşı güçlü olabilmesi neleri değiştirmezdi ki. Terör sorununu 'Kürt' meselesine indirgeterek yeni bir yol alma umudu taşıyan 'etnik siyaset'çiler dün yapılan yanlışların öcünü yeni bir yanlışla almaya çalışıyorlar. Devletin baskısının yerini artık Kürt örgüt alıyor. Daha önce hem askere hem de bölge halkına eziyet eden PKK, Abdullah Öcalan'ın Türkiye'ye ABD ve MOSSAD tarafından tesliminden beri yeni bir oyunun içinde. İmralı barış konseyi kurulabilir derken DTK'nın 'demokratik özerklik açıklaması'na geçtiği sıralarda PKK şenliğe 13 askeri şehit ederek katılıyor. Denklemler birbirine geçmiş durumda. Bölgede asker ve sivil kaçıran PKK daha önce ateşkes açıklaması yapılmasına rağmen ölüm kusmaya devam ediyor. BDP yemin krizinin içinden çıkamadı. CHP kendi oluşturduğu bataktan yine kendince uzlaşı yolu bularak çıkıverdi. Ama BDP'nin oynamaya çalıştığı oyun Meclis'ten büyük. Yemin krizinde bir çıkış yolu bulunacak gibi görünmüyor. Çünkü BDP gücünü kafa karışıklığından almaya çalışıyor. Siyaset arenasını belirsiz taleplerle 'olmazların zoru içine' hapsederek kendince yol arıyor. Kendine dayanak yaptığı güç ise, Türkiye'deki askeri yapıların örgütçülük oyunlarına siyasetin dur demesi. Güneydoğu'yu birbirine katan faili meçhulcü askerlerin yargı önüne çıkması, Türkiye'nin kirli geçmişiyle hesaplaşması Kürt aidiyeti üzerinden siyaset yapanlara sürece katılarak yaraları sarma imkanı sunduğu halde onlar yargılanan askerlerle sanki birlikte bir iş yapmış ortaklar gibi özgürlüğü savunanların üzerine üzerine gidiyorlar. Yeni anayasanın bu kez 'gerçekleştirilmek üzere' konuşulacağı zaman diliminde özgürlüklerin önündeki 'bürokratik klik'lerin yanında saf tutan BDP'nin 'demokrasi' açıklamalarına ancak 'Kandil'den gülme efekti gelebilir. Bölgede gerçek harp sinyali alınırken BDP de 'sinir harbi'yle sınırları zorlamayı tercih ediyor. Oysa Şerafettin Elçi, Sırrı Süreyya Önder ve Altan Tan gibi isimleri bünyesine katan siyaset kanadının artık dökülen kanı durdurmak için adım atması bekleniyor. İktidarla 'eline koz verme' yarışına giren BDP'den akıllıca hiçbir hamle yok. Sürekli şehit haberleri geldikçe BDP'den 'üzgünüz ama işte sebebi belli' açıklamaları devekuşu misali artık her yerlerini açıkta bırakıyor. Gelinen nokta BDP'ye rağmen özgürlükleri sağlamaya çalışmak olacak gibi görünüyor.
Bu memleket gücünü dualardan alır
Hasan Cemal'in rahatlıkla bulabildiği 'Kandil Yolu'nu bu kez artık Türkiye devletinin bulması gerekiyor. Ama öncesinde yapılması gerekenler var. Terör sorunuyla bölge insanını birbirinden ayırabilecek özel kuvvetlere yol açılacak. Halka düşmanlık yapmayacak, bölge halkını PKK ve sivil(!) temsilcisi BDP'nin eline koz düşürmeyecek akıllıca bir yöntemin devreye girmesi gerekiyor. Eğer asker içinde daha önce olduğu gibi PKK ile ortak amaçla 'devirme'ci anlayışta olanlar varsa ayıklanmalı, askeri güç sivil siyasetin emrinde bölge halkıyla barışık bir güç oluşturmalı. '33 er' olayında olduğu gibi şüpheli hareketler yapacaklar engellenmeli, Dağlıca baskınında olduğu gibi göz göre göre Mehmetçiği ölüme yollayanlara asla ön verilmemelidir.
İntikamcı ruhla hareket edecek 'milliyetçi'likten çıkamayanların Türkiye'yi tuzağa çekmeye yardımcı olacaklarını unutmayalım. BDP'nin bir sonraki adımda yapacağı PKK'nın Türkiye'yi dövmesini izleyip ellerini kavuşturmak, Türkiye harekete geçince de dünyayı ayağa kaldırıp Libya, Suriye, Yemen örneklerinde olduğu gibi emperyal güçleri Türkiye'nin sahasına çekmektir. BDP gerçekten Türkiye'yi önemseseydi etnik siyaset gütmez, Türkiye'nin partisi olmaya çalışırdı. Şu an görünen tek şey, PKK'nın silahla yapamadığını siyasetle yapmaya çalışmaktır. Bölge insanı tek başına BDP'ye güven vermeyerek kurulabilecek tuzağı bozdu. 'Tek temsilci' olabilme yetkisi iştah açıcı ama neylersin burası Türkiye!
Sivil siyaseti emri altında tutarak ülkeyi yöneteceğini zannedenlerden alacağı dersler var BDP ve PKK'nın. Silahlı güce yaslanarak demokrasi filan olmaz. En fazla size diğer tarafın yaptığı haksızlığı bu kez sizden birileri yapmaya başlar.
Ateşi Türkiye'ye sıçratmaya çalışan güçlerin emrindeki 'örgüt' ve benzer düşünceyle kurnazlık düşünenler duvara toslayacaklardır. Çünkü bu memleket gücünü dualardan alır. Sistemi din karşıtlığına kilitleyenlerin başlarını yere eğdiği bu memlekette zalime karşı 'dualar' hep ayaktadır. Silahın gücüyle gidilmez bu memlekette. Millî Mücadele'ye bir bakın. Batılı güçlerin tüm oyunlarına rağmen bu ülke hâlâ Müslümanlığını koruyorsa ve gücünü oradan alıyorsa, Doğu'daki medreselerden tüm engellemelere rağmen 'inançlı insanlar' yetişmişse korksun bu ülkeye düşmanlık etmeyi düşünenler.
Zalimlerin bir hesabı varsa Allah'ın da bir hesabı var. Dikkate değer olan bizim ne yaptığımız. Bize yapılan haksızlıklar yüzünden bizler de başkalarına mı aynı zulmü reva görüyoruz, yoksa hepimizi zincire bağlayan tüm zalimlikler karşısında aynı direnci gösterebiliyor, birbirimizin hakkını korumayı düşünebiliyor muyuz?
Ötesinde sıkıntı yok: Zalime haddini bildirecek Allah!


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



