Ortada bir cinayet var. Büyük bir âlim camide katledilmiş. Kötü niyetli medyanın umurunda değil. Cinayetin hemen ardından katledilen âlimi tanıtmak yerine, cemaati karalamakla uğraşmaya başladılar. Adeta bu olay olacakmış da hazırlıklıymış gibi yaylım ateşine giriştiler. Ellerindeki iftira sağanağı görevlisi de çete sanığı bir suçlu. Yeni bir 28 Şubat tezgâhı gibi sözüne hiç güvenilemeyecek bir çete reisinin sözleri manşetlere çekilerek İsmail Ağa Cemaati karalanmaya çalışılmakta. Sanki yeni keşfediyormuş gibi Baykal; kıytırık muhabirlerin hazırladığı Cemaati öcü gösterme senaryolarını ciddiye alıp; lâik devleti kurtarma kahramanlığına bir kez daha girişti…
Yarım asırdır İstanbul’un kalbinde olan bir cemaatin yeniden keşfi insanı şaşırtıyor. Fatih semti gibi stratejik bir noktada İstanbul’un banisi II. Mehmed ile yüz yüze yaşamak yöre insanına bir asalet katmakta. Bu yüzden orada insanlar orijinlerini korumaya; topraktan, havadan, sudan aldıkları bir mecburiyetle istekli davranmaktalar. Fazla bir kriminal suça da rastlanmaz bu bölgede. Tarih, mimari, sanat geçmişi sürekli anımsattığından mıdır, biteviye huzur derslerindedir, kubbeler ve revaklar ve insanlar…
Çarşamba’daki İsmail Ağa Cemaati ise daha da inceltilmiş bir doku ile son Osmanlıyı anımsatan görüntüsü ile huzur derslerinin sınırsızlığını duyumsatır, çağrıştırır. “Şehir İslâm”ına ait görüntüleri; insanı alır nostaljik asırlara götürür... “Şehir İslâm”ı çünkü köyde iş yapan kadınlar çarşaf giyebilir mi? Ya da tarlasında çalışan emekçi bir çiftçi, bembeyaz cüppe ve sarığını toz topraktan koruyabilir mi? Son Osmanlı gibidirler onlar…
Komşularından biri de Patrikhane... Nişantaşı gibi bir muhitle komşu olma şansı olsa idi Patrikhanenin karanlık faaliyetleri kim bilir ne kadar başarıya ulaşacaktı… Ne ki, yine de Patrikhanenin bu Cemaatle de komşu olması aslında büyük bir şans; zira taşkın grupların saldırısına karşı da bu ilim erbabı cemaat; önemli bir koruyucu, kollayıcı kalkan vazifesi görmekte.
Kıyafetlerinden ötürü cahil medyanın öcü olarak göstermeye çalıştığı Cemaati aslında en güzel Çarşamba’nın mini etekli bayan muhtarı anlatmış: “Burası göründüğü gibi değil. Son derece özgür giyinebiliyorum. Kimse kimseye karışmaz burada. Öldürülen Bayram Hoca’nın da muhtarıyım. Hoca istese cemaatine “oylarınızı kadına vermeyin” derdi. Seçimi kazanamazdım, ama böyle bir şey olmadı. Cemaatle gayet güzel diyaloğum var. Ben seçimi kazandığımda pastasını kurabiyesini alıp gelen çarşaflı kadınlar, cüppeli adamlar oldu. Cemaattekiler Ramazan’da gelip benden liste isterler. Fakirlerin listesini... Yardım yapmak için. Başı açık-kapalı öyle bir ayrım yapmadan listeyi veririm. Öldürülen Bayram Ali Öztürk benim mahallemde otururdu. Çok mütevazı, çok iyi biri olarak tanıyorum. “Ayaklı Kütüphane” diyorlar ya, gerçekten öyleydi. Son parasını kitaba yatıran bir evsafta idi… ”
Muhtar Neriman Hanım, verdiği röportajlarda Cemaatin kimliğini pek güzel anlatıyor.
Bu noktada “Başı kapalı bir kadın şehrin önemli bir muhitinde muhtarlık yapabilir miydi acaba”, diye sormak gerek…
Katledilen Bayram Hocayı tanımıyordum. Öyle ya, bizim alışık olduğumuz ekranların reytingcileri arasında hiç rastlamamıştık ona. İnternet onun hakkında yalnızca üniversite mezunu olduğu bilgisini veriyordu. Bizim toplumda insanlar üniversite diplomaları ile sınıf atlıyorlardı. Oysa Bayram Hoca niçin camilerde imam olarak kalmıştı? Zira Türkiye de imamlık ateşten gömlek gibidir. Cami cemaatinden kimisi, normal bir konuyu anlatırken bile “Hoca, sen de çok ileri gidiyorsun diye” suç duyurusunda bulunur. Bu yüzden fakülte mezunu imamlar fazla kalmazlar görevde, fırsatını buldular mı başka bir kuruma geçerler. Dertsiz başlarını ağrıtmak istemezler. Son senelerde birtakım dindarlar kafalarını daha da kullanarak(!) ihalelerin kaymaklısını da kaparak lâiklere bayağı kafa tutup, sınıf atlayıp zengin muhitlerde yaşayıp lüks yaşamın tadını çıkarırken; merhum Bayram Hoca niçin küçük bir maaş ile yıllarca imamlık yapmış, emekli olup halkı sohbetleri ile aydınlatmaya devam etmişti acaba?
Bayram Hoca’nın hayatından detaylar bulmak için yakın çevresine ulaştım. Öğrencileri çok üzgündü. Katilinin hangi amaçla bu işi yaptığının emniyet tarafından araştırılmasını istiyorlardı. Zira katilin kardeşleri, onun cinayet gecesi birileriyle bir buçuk saat telefonda konuştuğunu aktarmışlardı. Polisin elindeki teknoloji bu konuşmayı çözecek düzeyde sanırım.
Talebeleri O’nun ilmi yönünü, aksiyon gücünü, tarih bilgisini, tefsir ve fıkha hâkimiyetini anlattılar. Fakat ailesi ile görüşmek istiyordum. Eşi ve kızları perişandı. Oğlu Mahmut Öztürk anlattı:
“Babam iki aylıkken yetim kalmış. Annesi başkası ile evlenince acılı bir hayat başlamış. Halası bakmış. Amcasının himayesinde yetişmiş. Küçüklükten beri aldığı harçlıkları kitaba veriyormuş. Hatta Sakarya’da çalıştığı tarlada açlıktan bayılmış Ama kitap almaktan vazgeçmemiş. Altı yaşından beri kitap biriktirmiş. Kitaplarını çok severdi. Saatlerce kütüphanesinde çalışır, kitapları okumaya doyamaz, uzun uzun bakımlarını yapar, tek tek sayfalarını ilaçlardı. Çevre kütüphanelerde sabahtan akşama kadar inceleme yapan bir kitap sevdalısı idi. Her konuya ilgi duyardı. Fizik ve matematiği çok severdi. Erzurum Atatürk Üniversitesi İslâmi İlimler Fakültesi mezunu idi. Arapça, Farsça, Osmanlıca, İngilizce, Fransızca bilirdi. Otuz yaşından sonra hafız oldu. Bir camide imamlık yapıyordu. Yoksuldu. Yetimdi. Zamanla babasından kalan tarlaları da elinden almışlardı. Hafızlığı böyle zor şartlarda tamamladı. Hayatı hastalıklarla geçti. Şeker ve hipertansiyonun yanı sıra pek çok hastalığı vardı. Onu asıl sokaktaki çocuklardan sorun, herkes babamı çok severdi. İsmi “Yürüyen kütüphane” idi. Basın şimdi onu ve cemaati karalamak istiyor… Oysa Babam herkesin sevip saydığı bir insandı. Babam devletine, milletine âşıktı. Babamı tanımak isteyenler, onun Çanakkale konuşmalarını dinlesinler…”
Kısacası, Bayram Hoca gibi Hocalar, İsmail Ağa gibi Cemaatler bu ülkenin yüz akıdır… Bu vesileyle merhum Bayram Hocaya Allah’tan rahmet diliyorum… Yine ailesine ve güzide bir müntesibini kaybetmiş olan İsmail Ağa Cemaatine sabrı cemiller niyaz ediyorum…
Ülkemiz ise, bu acı kayıptan dolayı âlim bir evladını, bir sevdalısını kaybetmenin derin acısını yaşıyor…
Umarım bu acılar sona erer ve bir daha tekerrür etmez…


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



