Oslo ve yakınındaki Utoya adasında yetmiş altı kişiyi öldüren Andres Behring Breivik'in kişiliği ve davranışı üzerinden Batı uygarlığını okumak mümkündür. Breivik'in kendini tanımlayışı ve ortaya koyduğu canice eylemi alışılagelmiş Hıristiyan Batı uygarlığının dışavurumundan başka bir şey değildir. Breivik tarafından öldürülen insanlarının kanlarının henüz soğumadığı, katilin kim olduğu bilinmediği bir anda ağızbirliği etmişçesine Batı medyasının olayı Müslümanlara yıkması bile bu olayın batı algısı üzerinden okunmasını zorunlu kılmaktadır.
Öncelikle Batı uygarlığının İsa'dan bu yana kendini "kan" üzerinden ifade ettiği ve bu anlamda dini ritüeller geliştirdiğini ve bunun sonucu olarak kendine has bir düşünce sistematiği geliştirdiğini söyleyebiliriz. Bir defa Hıristiyan Batı uygarlığında ölüm bir ritüeldir. Bilindiği gibi İsa'nın son akşam yemeği faslı vardır ve bu yemekte kullanılan ekmek İsa'nın bedenini, şarap ise kanını sembolize eder. Bu yemekten sonra İsa çarmıha gerilir. İsa'nın çarmıha gerilmesi sıradan bir öldürülme olayı değil, tasarlanmış ve ayine dönüştürülmüş bir öldürülmedir. İsa'yı çarmıha germeden önce çarmıhını sırtına yükleyerek Golgot Tepesine çıplak ayakla yürütürler. Sonra ellerini ve ayaklarını çarmıha çivileyerek çarmıhla birlikte en tepeye dikerler. İsa büyük acılar içinde can verir. Bu yüzden İsa'nın öldürülüşü yaşadığı dönem ve sonrası için hep bir ayin olmuş fakat trajedisi ise hep göz ardı edilmiştir. Çünkü uğruna öldüğü Tanrısı kendisini terk etmiş ve son nefesini "Tanrım tanrım neden beni terk ettin?" diyerek vermiştir. Batı uygarlığı İsa'nın son sözü üzerine değil de, toprağa düşen kanı ve çivilenmiş olduğu çarmıh üzerine yoğunlaşmıştır. Bu yüzden Haç onların kutsalını oluşturmuş, ikonalarını süslemiştir.
Daha sonra İsa'nın acı çekerek ölmesi ve kanının akması Hıristiyanlığa "ekmek ve şarap" ritüelini sokmuştur. Özellikle "kan" Hıristiyanlığın temel ritüeline dönüşmüştür. İsa'nın kanının dökülmesi, onun göğe yükselmesini sağlamıştır. Böylece Hıristiyan inancına göre ilk günahı işleyerek cennetten kovulan günahkâr Âdem'in yerini "kan" dökerek temizleyen ve göğe yükselen İsa almıştır. İslam'daki kanın necisliğine karşın, Hıristiyanlıkta ise bırakın necisliği, kutsallığı söz konusudur. Böylece Hıristiyanlığın temel felsefesi düşüş/ilk günah, yükseliş/günahlardan arınma şeklinde oluşmuştur. Örneğin şarap yani kanla özdeşleşen "kadeh"1 kelimesi kanı ve tanrı ile antlaşarak günahların bağışlanmasını sembolize eder. Luka İncil'inde "Aynı şekilde yemekten sonra kâseyi alıp şöyle dedi, bu kâse sizin uğrunuza akıtılan kanımla gerçekleşen yeni antlaşmadır" diye yazar. Hıristiyanlıkta komün olarak adlandırılan (Kutsal Sofra/Rabbin Sofrası) bir ayindir, aynı zamanda "ölümsüzlük" ritüelini oluşturur.
Kâse, kadeh, şarap veya kan... Hıristiyanlığın bilinçaltıdır. Peygamberlerini kurgulayarak ve bir tören şeklinde acı vererek işkence ederek öldüren bir dini anlayışın çocuğu olarak Batı uygarlığı bu birikimini kültürüyle devam ettirmiş ve bunun sonucunda önce vampir, daha sonra kurt adam edebiyatı türünde eserler vererek bu konuda üstünlüğünü(!) göstermiştir. Modern dönemlerde ise cinayet romanları başını alıp gitmiştir. Bizim edebiyatımızda ne vampir, ne de kurt adam olmadığı gibi, güçlü cinayet romanlarımız da yoktur. Çünkü dinimizde ve bizim medeniyet algımızda öldürmek, kan dökmek yasaklanmış, kan necis görülmüştür. Bizde işlenen cinayetler Batı'daki gibi kurgulanarak, ince hesaplar yapılarak işlenmez. Bir kavga sırasında ani bir öfke ile gayri ihtiyari ancak gerçekleşebilir.
Aslında Batı'nın kan dökücülüğü/içiciliğinin bilinçaltının kültürel dışavurumu vampir ve kurt adam hikâyelerinde saklıdır. Vampir; günbatımı ile şafak arasında dirilerek mezarından çıktığına, insanlara saldırıp kanlarını emdiğine inanılan hayalî canavar olarak Batı insanını zihninde yer edinmiştir. Kan emme ve öldükten sonra dirilme efsanenin arka planında İsa'nın öldükten sonra dirilme olgusu yatar. Bilindiği gibi İsa çarmıha gerildikten sonra mezara gömülür, mezar üç gün sonra açıldığında yerinin boş olduğu ve göğe yükseldiğine inanılır. İsa'nın ölüm olayı Batı uygarlığında kendini farklı şekillerde gösterir. Özellikle Ortaçağ Avrupa'sında yükselişe geçen vampir inancı modern dönemde edebiyat ve sinemanın başat konuları arasında yer alır. Hatta ortaçağda içinde vampir konusu olmayan tek tiyatro yok gibidir. Daha sonra Vampir romanlarının ilgi görmesinden sonra bu defa Kurt Adam devreye girer ve bu konuda romanlar yazılır, filmler çekilir. Sinemanın yükselişe geçtiği bu dönemde özellikle Amerikan sinemasının güçlü görsel efektlerle çektiği hemen hemen bütün sahnelerin kanla özdeşleştiği filmler izleyiciye öylesine sunulur ki, izleyici bu filmleri seyrederken derin bir haz duyar. Bir Amerikan filminde kesilen kol, uçan bacak veya gövdeden kopan kelleyi içselleştirerek seyreden izleyici, sinemadan çıktığında eli veya ayağı kesik bir insana karşı duyarsız ve mesafeli kalabilmektedir. Zira dünyada kan ve ölümü sinema diliyle en güzel şekilde işleyen ancak Batı uygarlığı işlemiştir. Çünkü bu filmleri izlerken bundan haz duyan yüz binlerce seyirciyi sinemalara çekebilmiştir.
Vampir kavramı Batılı uygarlığının hayata bakışını oluşturan bir imgedir. Kadına günah olarak bakan ve dışlayan Hıristiyan algısı bu defa vampir sözcüğünü kadınla özdeşleştirir. 1872 yılında yazar Sheridan Lenfanu vampirleri anlattığı "Carmilla" adlı hikâyesinde vampirlerin aralarına bir kadını almasını anlatmış ve buradan "vamp" sözcüğü türemiştir. Vamp kadın, tıpkı vampirler gibi karşısındakinin (erkeğin) zihninden geçeni bilir ve onu kışkırtır. 1897 yılında ise Bram Stoker sinemaya da uyarlanan meşhur eseri "Drakula"yı yazar ve kitap klasikler arasında yer alır. Kanı içselleştiren Batı uygarlığı daha sonra Yunan mitolojisinde anlatılan, tanrılar tarafından cezalandırılarak kurda dönüştürülen sihirbazlardan bahsedilir. Yine bir başka mitolojide kurban edilmekten kaçan insan kurda dönüştürülerek cezalandırılır. Görüleceği kurt adam imgesinin temel dayanağı hiç kuşkusuz yine kan'dır. Tanrıya adanmaktan kaçan kişi günahkârdır. Hıristiyanlıktaki günah kavramında olduğu gibi insanlığın günahını yüklenen İsa da ceza çekerek insanlığın günahını yüklenmiş ve tanrılığa yükselmiş/dönüşmüştür.
Kurt adam ile ilgili bilgilere baktığımızda; kurt adamın kurbanlarını köpek dişleriyle parçalayıp kanını içtiğini görüyoruz. 1520 ile 1630 yılında yalnızca Fransa'da otuz bin kurt adam olayı yaşandığı belirtilmekte ve aynı zamanda Avrupa'da dinsel ayin olarak kurt adam avı yapıldığı anlatılmaktadır. Bütün bunlar Batı uygarlığının kanı nasıl içselleştirdiğini ve kutsala dönüştürdüğünü göstermektedir. Bu anlamda Oslo'da, Utoya adasında doksan üç kişiyi öldüren Andres Behring Breivik'in kişiliğinde Batı uygarlığının dini ve kültürel değerlerini irdelemek gerekir. Bir defa olayın gerçekleşmesiyle Müslümanlar terörist ilan edilmiş, ardından Breivik çıkınca "terör" kavramının yerini "çılgınlık" almıştır. Müslüman'ın yaptığı eylemi "terör" Hıristiyan'ın yaptığı eylemi "çılgınlık" olarak nitelendiren Batı uygarlığı aslında terör olaylarında dahi "ben" ve "Öteki" ayrımını dışa vurmaktadır.
Oysa Müslümanların Batı'ya karşı yaptığı her eylemin arkasında mutlaka bir canı yanmışlık, bir köşeye sıkışmışlık söz konusudur. (Bu anlamda Afganistan, Bosna, Irak, Filistin bu anlamda ilk akla gelen Müslümanların kıyıma uğradığı yerlerdir.) Ama Breivik'in yaptığı eylemin arkasında ise bir keyfilik saklıdır. Breivik canı yandığı için insanları öldürmemiştir, özellikle işleyeceği cinayeti kurgulamış, hatta manifestosunu dahi yazmıştır. Bir defa kendini Tapınak Şövalyesi olarak görmesi ve "amacım Avrupa'yı İslam'dan korumaktır" diye açıklamada bulunması onun ve ait olduğu uygarlığın algısını göstermektedir. Katilin denize yüzerek kaçmak isteyenlere ateş etmesi ve bir kadının tanıklığıyla "denizden kan fışkırıyordu" sözleri ile on altı yaşındaki bir çocuğun, "katil ateş ederken şarkı söylüyordu" sözleri, Breivik'in kanı ne denli içselleştirdiğinin bir kanıtıdır. Breivik'in avukatı müvekkilinin kaç kişiyi öldürdüğünün farkında olmadığını ve pişmanlık belirtisi göstermediğini söylüyor. Bu olayın bir benzerini Batı Oklohoma City'de yaşamıştı. Oklohoma City'de yüz altmış sekiz kişiyi öldüren Ti Mothy Me Veigh'in ölüme giderken okuduğu şiiri bu bağlamda unutmak mümkün değildir. Kendisi Körfez Savaşından madalyalı bir gazi olan Ti Mothy, ne öldürdüğüne pişmanlık duymuştu ne de öldüğüne. Andre Gide'in bir romanına ilham olan İncil'deki "dar kapı"2 ayetine gönderme yapan Viktorya dönemi muhalif şairlerinden William Ernest Henley'e ait;
"Kapı ne kadar dar olsa da
Cezam ne kadar ağır olsa da
Kaderimin efendisi benim
Ruhumun efendisi benim"
Şiirini okuyarak idama giden Ti Mothy'nin uygarlığından nefret ediyordu. Zira bu şiiri ait olduğu uygarlıktan nefret ettiği için okuduğunu söylemekten çekinmemişti. Oklohoma Sity ve Oslo; Batı'nın kan ve kutsal üzerinde inşa ettiği uygarlığının "ölüm makinesine" dönüşümünün bir göstergesidir. Breivik veya Ti Monthy Me Veigh bu uygarlığın "çılgın" çocuklarıdır. Biri "kederimin efendisi benim", diğeri "Tapınak Şövalyesiyim" diyerek uygarlıklarının tanımıyla "çılgınlık" yapmış daha açık ifadeyle "davranışta azıcık ileriye" götürmüşlerdir. Bu yüzden Batı onları terörist olarak görmekte zorlanmaktadır. Efsane ve hikâyelerinde yarattıkları vampir ve kurt adamlar gerçek olarak karşılarına çıkmıştır. Batı uygarlığının algılamakta zorlandığı gerçek; öteki'ye yakıştırdığı terörün kendi "Ben'iyle örtüşmesidir. Terör ve kan dökücülük Batının vampir ruhunda saklıdır çünkü. Ben'in öteki'ne dönüşmesini algılayabilmeleri için de ait olduğu uygarlığın beslendiği kaynaklara bakmaları gerekir ama ne yazık ki, henüz bunun farkında ve bilincinde olmayacak kadar aptallardır.
1 Kutsal kâse ve kutsal sofra üzerine yüzlerce romanlar yazılmış, binlerce tablo yapılmıştır. Halen en popüler kitaplar Batıda bu konu üzerine yazılanlardan oluşmaktadır.
2 İncil'de "Dar kapıdan girmeye çabalayınız. Çünkü kişiyi yıkıma götüren kapı büyük ve yol geniştir. Bu kapıdan girenler çoktur. Yaşama götüren kapı ise dar, yol da çetindir. Bu yolu bulanlar çok azdır." diye geçer.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



