Amin Maalouf, Çivisi Çıkmış Dünya adlı eserinde, Batı Medeniyeti'nin biricikliğini anlatırken ilginç bir benzerlikten hareket eder. Maalouf'a göre, dünyayı gebe bırakmış olan sperm Batı Uygarlığı'dır. Bir çocuğun doğumu ile bir medeniyetin doğumu paralelliğinden yola çıkan Maalouf, "Bir yumurtayı döllemek için binlerce sperm yarışır ancak bunlardan sadece bir tanesi yumurtayı döller" der. Çünkü "Batı Medeniyeti de dünyayı şekillendirmek iddiasında olan onlarca medeniyet arasında yumurtayı döllemiş olan tek spermdir ve bu nedenle de günümüzde dünya adına söz söyleme kabiliyetinde olan tek medeniyettir."
Ancak, Jean Paul Sartre, Fransa'nın Cezayir işgalini uzatması ve General De Gaulle'ün dünyadan ve Fransa'dan yükselen itiraz seslerini militarist yöntemlerle sert bir biçimde bastırması üzerine "hepimiz katiliz" diye bağırmıştı. Franz Fanon'un Yeryüzü Lanetlileri adlı kitabına yazdığı önsözde de Sartre, Batı emperyalizmine yönelttiği suçlamalarını sömürgecilik ve onun etiği ya da etiksizliği üzerinden devam ettirir. Sartre'a göre, Batılı başkentlerde yükselen katedraller, hazinelere dolan kapitaller, banka kasalarını dolduran metalar, restaurantları ve lüks yaşam alanlarını zenginliğe ve bolluğa boğmuş binlerce meyve ve sebze, daha basiti, bir Fransız işadamının sabah kahvaltısında fincanını dolduran kahve, hepsi, Hindistan'dan sömürülmüş baharatlar, Afrika'dan çalınmış değerli madenler, Ortadoğu'dan gasp edilmiş petrolden gelmektedir. Görkemli Batı Uygarlığı Amerikalı yerlilerin ölü cesetleri üzerinde yükselmiş bir ahlaksızlık ve barbarlık imparatorluğudur.
Fransa'nın ve Fransızların tarih içinde yüklendikleri misyon, aydınlanmayı gerçekleştirmiş olan bir ulusun üstlendiği tarihsel misyon göz önünde bulundurulduğunda, Sartre'ın bu çığlığı ironiktir. Fransız ihtilali ve ihtilalin dayandığı temel idealler kardeşlik, özgürlük ve eşitlik üçlemesi üzerinden kurulmuş olan bir argümentasyon ve kavramsallaştırmaya dayanıyordu. Bu argümentasyon, tüm dünya vatandaşlarının ve uluslarının kardeş, özgür ve eşit olduklarını vurgulayan bir ideolojik çerçeveye dayanıyor ve dünya kamuoyunu, özellikle de hakları ellerinden alınmış, militarist ve merkeziyetçi imparatorluklar tarafından preslenmiş olan ulus ve bireyleri heyecanlandırırken, halkların ve bireylerin etrafında aşılması güç duvarlar örmüş, Foucault'un deyimiyle "Büyük Kapatılma"yı hazırlanmış olanları korkutuyordu. İnsanlığın doğal özlemlerinin bir dışa vurumu olan Fransız ihtilalinden yaklaşık 150 yıl sonra, aynı ihtilali gerçekleştirmiş olan Fransız halkının da dolaylı onayıyla ve yarı kral konumundaki General De Gaulle'ü iktidara taşınmasıyla bir başka ulusun, Cezayir'in özgürlüğü elinden alınmış, ülke sömürülmüş ve Cezayir sahrasının tüm zenginliği Paris'i aydınlatmak için kullanılmış, sahranın kendisi ise onulmaz bir karanlık içinde bırakılmıştı.
Sartre'ın bir Fransız aydını sıfatıyla yine Fransa'ya yönelik bu ağır suçlaması aslında "İdeallerin Yenilgisi"nin de bir ilanıdır.
Medeniyetin ve medenileşmiş olan toplumların dünyayı daha yaşanabilir kılacağına dair öngörünün boşa çıkması veya ideallerin bir başka yenilgisi ise İngiltere'nin Burma işgalidir. Henüz ikinci bin yılın başlarındayken, 1215 yılında Büyük Özgürlük Fermanı olarak da adlandırılan Magna Carta'yı halkın dolaylı zorlamasıyla ilan etmek zorunda kalmış olan İngiltere'nin, 20. yüzyılda Burma'yı, üstelik de apaçık bir amaçla, yani tamamen sömürmek amacıyla işgal etmiş olması karşısında Sartre'ın Fransa'ya karşı yükselttiği sese benzer bir ses bu kez bir İngiliz aydını olan George Orwell tarafından dillendirildi. Orwell, "Bu ülkede bulunmamızın, hırsızlıktan başka bir nedeni olduğunu söyleyebilir misiniz? Bu öylesine kolay ki. İngiltere'nin memuru, Burmalının kollarını tutar, tüccar da adamın ceplerini boşaltır. Britanya İmparatorluğu, İngilizlerin, daha doğrusu Yahudi ve İskoç çetelerinin ticaret tekelleri kurmalarını sağlayan bir aracıdan başka bir şey değildir" diyordu ideallerin yenilgisini kabullenememe acısıyla.
Medeniyetin savaş tamtamları
Öte yandan, Stefan Zweig, Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi'ni henüz dünyanın tüm diğer bölümleri kaba krallıklar tarafından yönetilirken ve bireylerin krallara karşı bir "kul" düzeyinde oldukları dönemde deklare etmiş olan Avrupa'nın esenli bir medeniyeti tüm dünyaya yayacağına o denli inanmış ve kendisini bu ideale öyle bir tutkuyla adamıştı ki, Avrupa'nın, Birinci Dünya Savaşı'nda adeta kendi kalbini kemiren ve o güne kadar kendi yarattığı tüm değerleri kendi pençesiyle dağıtan, yok eden bir canavara dönüşmesi karşısında hatırı sayılır bir bunalım ve düş kırıklığı yaşamıştı. Ancak Zweig, Birinci Dünya Savaşı'nda Avrupalı ideallerin yenilgiye uğraması sonrası yaşadığı çöküntüden çabuk kurtuldu ve bu savaşı "Avrupa'nın ergenlik çağı sancısı" olarak niteledi ve artık ergenin bir yetişkine dönüştüğü, dolayısıyla da böyle bir krizin bir daha asla yaşanmayacağı öngörüsünde bulundu. Ancak, tarihin akışı Zweig'in bu öngörüsünü acı bir biçimde boşa çıkardı. İkinci Dünya Savaşı akıllara durgunluk verecek bir biçimde öncekinden daha ağır darbeler vurdu medeniyet idealine. Tarihin gördüğü en ilkel ideolojilerden biri olan faşizm, tüm siyaset bilim kuramlarını yerle bir ederek Avrupa'yı baştanbaşa kasıp kavurdu ve arkasında 38 milyon ölü bıraktı. Üstelik Batı'nın adeta varoluşunu kendisine borçlu olduğunu düşündüğü bilimi ve felsefeyi en çok kullanan bir ideolojik akım olarak var olan, medeniyetin ve medeni insanın ürettiği bütün bilimsel ve teknolojik metotları kullanarak Avrupa'yı sarıp sarmalayan faşizm tarafından ideallerin yenilgiye uğraması Zweig'ı umutsuzluğa, medeniyet ve medeni insana karşı umutsuzluğa düşürdü ve Zweig bu umutsuzlukla, artık uğruna yaşanabilecek bir idealin kalmadığını ilan ederek 1941 yılında karısıyla beraber intihar etti.
Dostoyevski'nin Yeraltındaki Adamı (Yeraltından Notlar) aslında Sartre'dan, Orwell'dan, Zweig'dan çok daha önceleri karamsar bir tespitte bulunarak tarihte kana en çok susamış olan insanın tarihin en medeni insanı olduğuna dikkat çekiyor ve ilerleyen medeniyetin insanı daha çok güvenilir kılacağına dair tüm umutların boşa çıkacağı kehanetinde bulunuyordu. Tarihin akışı ve küre çapında meydana gelen olaylar ve savaşlar göz önünde bulundurulduğunda, Yeraltındaki Adamın kehaneti neredeyse tartışma götürmez bir gerçeklik içeriyor. Son 250 yıl içersinde meydana gelen savaşların yüzde 60'ı ya Avrupa'nın kendi içinde yaptığı ya da kendi kıtasının dışında başka coğrafyalarda gerçekleştirdiği savaşlardı. Yine son yüzyılda savaşlarda öldürülen insanların neredeyse yüzde 80'i ya medeni Avrupa'nın doğrudan öldürdüğü ya da Avrupa medeniyetinin sattığı silahlarla öldürülmüş insanlardı.
Öyleyse, medeniyetin savaş tamtamları arasında geçen son 300 yıllık tarih ve medeniyetin getirdiği yıkımlar, medeniyetin içkin doğasıyla ilişkilendirilebilir mi? Ya da ilerlemeci bir tarih anlayışıyla bu savaşların kaçınılmaz olduğu sonucuna varılabilir mi? İlerlemeci bir tarih algısı üzerinde kendi devasa sistemini kurmuş olan Hegel, acaba kendisinden sonra medeniyetin ve medeni insanın döktüğü kan ve yaptığı barbarlıklar konusunda şayet yaşamış olsaydı ne derdi? Şimdi geçmişe dönük retrospektif bir bakış açısıyla şu varsayımsal soruyu kendimize soralım: "Hegel'in sistemi medeni insanın tarihin en ilkel despotlarının bile dökemediği kadar kan dökmesi, medeni insanın dünyayı iştahla ve medeniyeti küreselleştirmek iddiasıyla kan gölüne dönüştürmüş olması karşısında nasıl bir tepki verir?"
Ahlakilik ve zorunluluk
Hegel'in felsefi sistemi, dünya tarihi açısından teferruatlarıyla tasarlanmış en büyük sistemlerden biri olarak kabul edilir. İlerlemeci bir tarih felsefesine sahip olan Hegel, idealist bir gelişmeciliğe inanır ve gelişmenin de çatışmalardan doğup tarihi ileriye doğru kopardığını iddia eder. Hegel'e göre, insanlık tarihinin başlangıcından bu yana çatışmalar vardır ve bu kaçınılmazdır. İlk varoluş biçimi tezdir. Tez zamanla aksayan taraflarının doğurduğu bazı eleştirilere maruz kalır ve akabinde bu eleştiriler anti-teze dönüşür. Tez ve anti-tez birbirleriyle çatışmaya başlarlar. Bu çatışma sonucunda da tez ve anti-tez birbirlerinden doğru yönleri alarak dönüşürler ve aralarında kısa sureli bir uyum başlar ki, bu da sentezdir. Ancak sentez oluştuktan kısa bir sure sonra iç dinamiğini yitirmeye başlar ve tez konumuna düşer. Tarihin ve evrenin ilerleyen mantığı ve dinamikleri sentezi kaçınılmaz olarak tez konumuna düşürür. Bu tez yine kendi içinde kendisine yönelik eleştirilerce bir meydan okumayla karşı karşıya kalır ve yeni bir çatışma başlar. Bu çatışmanın tarafları yine birbirlerinden daha gelişkin olan yönleri alır ve öncekinden farklı bir form, yani yeni bir sentez oluşur. Bir döngü halinde bu çatışmalar tarih boyunca tekrarlanır ve aslında her çatışma daha çok mükemmelleşmeye doğru atılmış bir adımdır. Tez ve anti-tez arasındaki çatışma ve bu çatışmadan doğan sentez ve daha çok mükemmelleşme döngüsünün nihai hedefi ise mutlak mükemmelleşmeye ulaşmaktır. Evrenin idesi, kendi bilincine varıp mutlak özgürleşme sağlandığında bu çatışma duracaktır ve tarih boyunca meydana gelmiş her çatışma bu son bilinç düzeyine, mutlak özgürlük ve kendini gerçekleştirme düzeyine ulaşmak için evrenin idesinin doğal zorlamasıyla meydana gelmiştir.
Bu açıdan bakıldığında Hegel, medeni insanın emperyalizmine yönelik Sartre, Zweig, Orwell ve Dostoyevski'nin Yeraltındaki Adamının eleştirilerine basitçe şu cevabı verecektir: "Mükemmelleşmeye doğru evrilebilmek için bu çatışmalar kaçınılmazdır." Emperyalizmin daha az gelişmiş ulus ve devletlerle çatışması tarihi ileriye taşıyacaktır Hegel'e göre. Çünkü evrenin idesi mutlak uyuma doğru homojen bir ahenk yakalamak için çatışmayı tetikler ve kendi tayin edilmiş kaderini gerçekleştirmeye doğru yol alır. Hegel'e göre, medeni insanın veya medeniyetin bir emperyalizm kimliğine bürünmesi, çatışma yaratması ve kan akıtması ahlaki olmayabilir ama kaçınılmazdır. Sentez konumunda kalmış geri dünyaya, anti-tez olarak doğmuş olan medeni dünyanın savaş ilan etmesi ve onunla çatışması evrenin idesinin doğal bir teşvikidir ve böylece mutlak uyuma doğru aşama kat edilmektedir. Her çatışma, evrenin idesinin kendi bilincine varması, özgürleşmesi ve mutlak mükemmelliğe ulaşması bakımından ileriye doğru atılmış bir adım olduğundan, ahlakiliğinden çok, zorunluluğu asıl üzerinde durulması gereken noktadır Hegel'e göre. Çatışmalar önceden tayin edilmiş kaderin bir anlamda gerçekleşmesi için lazım ve kaçınılmazdır da denilebilir.
Yazının amacıyla doğrudan ilintili olmasa bile, vurgulanması gereken bir diğer nokta da Hegel'in bu tarih felsefesi ve idealizminin günümüz Batı emperyalizmi ve işgalciliğinin temel referanslarından biri olduğudur.
Yakıcı bir soru
Hegel'in genel olarak Orwell ve Dostoyevski'nin Yeraltındaki Adam'ının iddialarına vermesi olası olan cevabı muhtemelen bu veya buna yakın bir savunma olurdu. Burada, yakıcı bir başka soru ise Yeraltındaki Adam tarafından Hegel'e sorulabilir: "Madem her çatışma ileriye doğru atılmış bir adımdır ve tarihin başlangıcından bu yana bu çatışmalar devam etmektedir, öyleyse günümüze kadar meydana gelmiş çatışmalarla bir mesafenin alınmış olması ve günümüz çatışmalarının geçmişteki ilkel çatışmalara oranla daha mükemmel ve daha az barbar olması gerekmez mi?" Yeraltındaki Adam haklı bir soru sormaktadır. Çünkü ona göre günümüzün, tarihin tez ve anti-tezlerinin binlerce çatışması sonucunda mükemmelleşe mükemmelleşe oluşmuş olan ve devam edecek çatışmalarla da daha çok mükemmelleşmesi öngörülen medeni insanı, geçmişin tüm medeni olmayan insanlarına oranla daha çok kana susamıştır.
Öyleyse, Hegel'in öngörüsü veya tarihi okuma biçimi, bizzat yarattığı insan tarafından mı yenilgiye uğratılmış, karşılıksız bırakılmıştır? Hegel'in ideali, medeniyetin düşüncede ilerlemiş, ama uygulamada ahlakiliği kendi çıkarlarına feda etmiş medeni insanı tarafından mı geçersiz kılınmıştır?
Bu sorular, ayrı bir çalışmanın, ahlakilik ve çıkarların çatışması durumunda evrenin idesinin kendi tayin edilmiş kaderinin dışına çıkabilme olasılığı ve Hegel'in yaşadığı çağın koşulları ve Alman idealizminin öngöremediği veya ıskaladığı insan doğası ve ilerlemeci tarih anlayışının içkin etiksizliği kapsamında ele alınması ve tartışılması gereken bir başka çalışmanın konusudur. Böyle bir çalışma, Alman idealizminin de yeniden ele alınması gerekliliğini ortaya koyarak yeni bir etik çerçevenin oluşturulmasının imkânlarını araştırmamıza kapı aralayabilir.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



