Geçenlerde, çok eski bir şiir kitabına göz gezdirirken, bir beyit dikkatimi çekti:
"Biz bu batakta köprü olduk, başkaları geçti nehri
İşte geldik gidiyoruz, şen olasın Halep şehri!"
Bu ifadeleri çok manalı buldum ve sizlerle paylaşmak istedim. Her devirde yaşanmış ve günümüzde de karşılaştığımız ve karşılaşabileceğimiz bir hakikat, bu beyitte, birkaç kelimeyle ve çok anlamlı bir şekilde ifadesini bulmuştu.
İdealist, fedakâr birtakım insanlar, hiç bir menfaat beklemeden inandığı, gönül verdiği yolda, bir şeyler yapabilme yönünde inanç ve gayretle koştururken, iyi sanılan ya da iyi olarak kendini tanıtan kimi çıkarcı insanlar, bu samimi insanları ve onların samimi, iyi niyete dayalı hislerini istismar edebilmekte ve bu şekilde bir yerlere gelebilmektedirler.
Bir takım makamlara kurulabilmekte, dünyalıklarına dünyalık katabilmektedirler!
"Kendisi için bir şey istemeyen" ya da "sadece Allah rızası için" çalıştığını ifade ile samimiyetleri basamak yaparak, makam ve mevkiler, servetler elde edilmekte, saltanat ve sultalar tesis edilmekte, geride kalanlar ise bir köşede unutulmaktadır.
Verilen sözlerin esamisi de kalmamaktadır. Yıkılıp, kırılıp, dökülen ve örselenen ise güzel insanların umutları ve inançlarıdır!
Bunun için de, zaman zaman insanlarımız, hayal kırıklığı içerisinde "bunların hepsi de aynı" diye kestirip atmaktadır!
Birçok alanda olduğu gibi, siyaset arenasında da bunların çok çarpıcı örneklerini görmüyor muyuz?
Mazlumların oyunu ve desteğini alarak işbaşına gelen kimi iktidar sahipleri, işbaşında iken, mazlumları unutup, zalimlerle, güç odaklarıyla kol kola girivermiyorlar mı?
Fakir sofralarından aldıkları desteklerle büyüyenlerden kimileri, sonradan türedi zenginlerin, tekelci sermayenin hizmetkârı olmayı seçmediler mi?
Harun gibi gelip de, Karun' laşanlar az mıdır?
Ya da Musa gibi gelip de, firavunlaşanların az mı örneklerini gördük, toplum olarak?
Kul hakkı, yetim hakkı, Allah rızası gibi lafları diline dolayarak iktidara kavuşan kimilerinin, işbaşındaki icraatlarının, bu tabirlerin çok uzağında kaldığı, bu gibi değer yargıları ile hiçbir alakasının bulunmadığı bir gerçek değil midir?
Dün sıradan hayat yaşayan kendi halinde birilerinin, iktidar, makam, mevki imkânları ile birden bire büyüyen, artan, kat be kat katlanan servetlerini neyle, hangi anlayışla izah edebiliriz?
Sanıyorum, şairin (merhum Namdar Rahmi Karatay) dile getirdiği, dikkat çektiği husus ta budur!
Ülkemizin, çocuklarımızın geleceği için, bu muhakemeyi, doğru bir şekilde yapmamız gerekmektedir.
Aksi halde ise birileri batakta köprü olmaya devam ederken, fırsatçı, istismarcı, nereden geldiğini unutan birileri de, dünyalıklarını artırmaya devam edeceklerdir.
Ancak şurası da bir gerçektir ki, kısa vadede kaybetmiş olsalar da, ya da kaybetmiş gibi gözükseler de asıl kazananlar, eminim inançları, değerleri uğruna "batakta köprü" durumuna düşen ya da düşürülen idealist insanlardır.
Çünkü bu dünyanın, bir de öbür tarafı vardır!
Yani gerçekte kimin kaybedip, kimin kazandığının şaşmaz bir şekilde değerlendirileceği ve herkesin hakkını alacağı bir hesap günü vardır!
Siyaset, iktidar, makam, mevki gibi dünyalık olmaktan öte bir anlam ifade etmeyen imkânlar, ganimet, statü dağıtma, zenginlik sağlama ve mal biriktirme aracı olmamalıdır.
Hesap gününün gerçekten farkında olanların ya da bunu gerçekten idrak edenlerin bu anlayışla hareket etmeleri gerekir! Ama günümüzde, bunun iyi ve güzel örneklerinin çok az olduğu da bir gerçektir.
Dileğimiz, toplumun bu iki çizgi arasındaki farkı, bir an önce ve yeterince anlaması ve gereğini yapmasıdır.
Aksi halde, birileri kendilerini köprü yapmaya devam edeceklerdir.
Kısacası, hepsi ya da herkes aynı değildir!


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




