İnsanın gözü fazla uzakları göremediği gibi fazla yakını da göremez. Bu kural sadece göz için geçerli değildir; aynı zamanda yakınımızdaki kişilerin ya da hazır bulduğumuz değerlerin kıymetini bilme hususunda ve sahip olduğumuz nimetlerin kadrini bilme noktasında da geçerlidir.
Hem "gözden ırak olan gönülden de ırak olur" hem de -Anadolu tabiriyle- "ev danası öküz olmaz."
Bu, aynı zamanda insanın gözünün önündeki, elinin altındaki nimetleri çok kolay inkar edebileceği anlamına da geliyor. Nitekim öyle.
Son yıllarda ve özellikle son günlerde yaşanan olaylar bu düşünceyi yakin olarak gözler önüne seriyor.
Cenab-ı Hakk'ın adaletini sorgulamak haddimiz değil. Bize sadece anlamaya çalışmak düşer.
Sadece ecir kazanmak için, O'nun ne kadar adil olduğunu dilimizle ikrar, kalbimizle tasdik etmenin yanında aklımızla ve de tecrübelerimizle perçinleştirmek isteriz.
Varlık aleminin hakikatine eren bir insan bilir ki bu dünyada bizim için en büyük nimet imandır. İman en temel değerdir, doğru düşüncenin ilk adımıdır. Bütün doğru düşünceler iman temeli üzerine bina edilir.
Müslüman bir ülkede doğmak ve müslüman bir anne-babadan doğmak, belki de resmi olarak müslüman doğmak, bütün zamanlarda bize verilebilecek en büyük nimettir.
Ancak bu nimetin büyüklüğünden, gözümüzün fazla önünde oluşundan dolayı en çok göz ardı ettiğimiz, belki de istismar ettiğimiz nimet de yine müslümanlığımızdır.
Bu nimeti korumanın zorluğu düşünülürse müslüman bir beldede doğmayanlarla imtihan şartlarımızın eşit olması mümkündür.
Cenab-ı Hakk'ın adaleti belki de bu kanuna bağlı olarak tecelli ediyor. (Allah cc. en doğrusunu bilir ve yapar.)
Kimsenin imanını, inancını yargılamak niyetinde değiliz.
Ancak kırk yıllık şanlı tarihimizi ve son günlerde yaşanan olayları gözden geçirdiğimizde, Cenab-ı Hakk'ın bize vermiş olduğu en büyük nimetin, izzetin ve şerefin nasıl hoyratça harcandığı bir film şeridi gibi gözlerimizin önünden geçiyor.
Her bir hadiseyi ve şahsı üzülerek hatırlıyoruz, zayi edilen emeklere ve iptal olan amellere acıyoruz.
Elbette müslüman oluşumuz tükenmez bir hazinedir. Fakat davamız da bu hazinenin anahtarıdır, İslam'ın ruhudur.
İslam'ın ve müslümanlığın dava olarak bilindiği bir ülkede doğmak, resmiyetin ve kalabalığın içinde bir müslüman olmanın yanında İslam'ı dava olarak bilen şuurlu bir topluluğun içinde doğmak, bulunmak ya da bundan haberdar olmak en büyük bahtiyarlıktır, iki cihan saadetimizin vesilesidir.
Hazır bulduğumuz davamızı hakkıyla anlayamamak, başkalarının dünyevi hedefleriyle karşılaştırmak ve başkalarının tul-i emelleriyle yarıştırmaya kalkışmak belki basiretsizliktir; fakat davamızı ucuz bulduğumuz için harcamak ve de çok ucuza satmak basiretsizlikten öte cibilliyet ile ilgilidir.
Bu anlamda nimetlerin içine doğmuş olmamızın, nimetlerin gözümüzün önünde olmasının bize sağladığı hiçbir avantaj bulunmamaktadır.
Eğer davamızın yüklediği sorumluluğu göz ardı edecek olursak, tavşanla kaplumbağanın yarışı gibi, hayatımızın bir aşamasında tükendiğine, şahit bile olamayız; buna başkaları şahit olurlar.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



