Basın özgürlüğünün hukukun konusu, aynı zamanda sorunu olma değeri kazanması, nihayet onsekizinci yüzyıla kadar götürülebilir. Hukukun konusu olarak güvenceye kavuşturulması, eşdeyişle hukuk tarafından koruma alanına çekilmesi, anayasalarda düzenlenmesiyle mümkün hale gelecektir. Burada anayasalarda düzenlenmiş tarihine girmeye gerek yok. Ancak "basın özgürlüğü" deyiminin dayandığı, yani ait olduğu alanı doğru tesbit etmek, onun hukukun konusu olmasının belirleyici özelliğini ortaya koyar. Bu bağlamda basın özgürlüğü deyimi öncelikle düşünce alanına aittir. Ancak buradaki düşünce eylemi, bilim ve felsefe, aynı zamanda sanat alanına yansıyan düşünceyle aynı kaynaktan olsa da, tezahürü ve etkisi kendine özgü bir takım özellikler taşır. Bir defa basın özgürlüğü kapsamında ifade edilen düşünce spesifik ve bir ölçüde olgudan çok pratik ve olay'dan harekette tezahür eder. Sözkonusu pratik ve olay, bireysel olduğu gibi kamusal ya da toplumsal nitelik taşır. Ama buradaki bireysel ve kamusal olan tekil olsa bile daima kamu ya da toplum ile doğrudan veya dolaylı bir sıkı ilişki içindedir. Kısaca bunu "haber" sözcüğüyle ifade ederiz. Sözgelimi, bugünlerde giderek artan işsiz ya da borçları nedeniyle intihar eden bir kişinin haberi, bireysel gibi görünmekle birlikte, ilk olarak ekonomipolitik üzerinde düşünmeye davet eder bir mahiyete sahiptir. Böyle bir durum basın özgürlüğü açısından olaydır.
Demek oluyor ki, basın özgürlüğü doğrudan kamuyla, toplumla ilişkisinden dolayı anlam kazanır.
Diğer yandan basın özgürlüğü bilgi alanıyla, felsefi anlamında bilgi kuramıyla, aynı zamanda felsefenin en yoğun tartıştığı "etik" (ahlâk felsefesi) alanla doğrudan geçişlidir. "Basın ahlakı" denildiğinde, sosyolojik açıdan belirlenen ahlâk (morale)tan çok, felsefi etik'ten sözedilir. Buysa bir ahlâki bilinci ve teemmülü (derin düşünme, düşünüm: meditation) işâret eder. Sözgelimi bir bilginin genel geçer nitelik kazanmasıyla (Newton fiziği yerine Kuantum fiziğinin geçmesiyle) ahlâkî bilinç ve teemmülün tartışma ve değer yargısı biçimi değişebilir veya dönüşüme uğrayabilir. Burada değişim ya da dönüşüm, öz (substantia) itibariyle değil, bir kip (modus) olarak değerlendirilmelidir.
Sanıyorum, bizim düşünce dünyamız yeni bir takım kavramlara, algılamalara, kavrayışlara ve yaklaşımlara sahip gözükse de, esasta özü yeterince algılama ve kavramaya yönelmediği için, öz ile biçim ilişkisi doğru, yerinde ve uyumlu tarzda gerçekleştirememektedir. Bu, temelde bir algılama ve kavrama sorununa varıp dayanır. Bunun tipik örneğini basın özgürlüğüyle iktidar ilişkisinde gözlemlemek mümkündür. Günümüz dünyasında basın özgürlüğünün mahiyet ve niteliği, başvurduğu araçlar ve yansıyış biçimleri hesaba katılmadan tanımlanamayacağı için bilgi ve ahlâki bilincin mahiyet ve sınırları da kolaylıkla belirlenememektedir. Oysa Batıda "medya felsefesi" ayrı bir disiplin olarak öğretim sistemi içinde mütalaa edilmektedir.
Özetle basın özgürlüğü, bilgi ve ahlâki bilinçten yalıtılarak ele alındığı için, yerine göre bir kimsenin veya herkesin özgürlüğünü zedeleyen, yerine göre tehdit eden bir alete kolayca dönüşebilmekte, bazan da dönüştürülmektedir.
Aynı gözlemi iktidar olgusu için daha fazla ve yoğun olarak yapabiliriz. Açık olan iktidar olgusunun bütün, mutlak, kesin, son ve ilk belirleyici ve deyim yerindeyse "değer yaratıcı" olarak algılanmasıdır. Daha doğrusu, böyle bir ilkel algının sürdürülüyor olmasıdır. İnsan hak ve özgürlükleri, anayasa ve hukuk devleti ilkeleri, nihayet demokrasi, tek bir kaynağı işaret ederler: İktidarın, bütüncül, mutlak, kesin ve belirleyici her türden iktidarın sınırlandırılması ve paylaşılması. Bugünkü iktidarın ve başbakanın, dolayısıyla partisinin iktidar anlayışını bu ölçekte değerlendirmek bile, insana acı veriyor.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



