Ümmet olarak, sadece başlıkları bile bir dosya dolduracak çapta irili ufaklı sorunlarla iç içe yaşıyoruz. Fertler olarak da evlerimizden camilerimize kadar her yerde sorunsuz bir alan bulmakta zorlanmaktayız. O kadar ki, Müslüman olmak dertlerle boğuşmak, sıkıntısız bir dünyayı sıkıntılarla yaşamaktır diye şeytanın vesvesesine kapı hep açık kalmaktadır. İmanı zayıf kitleler, küfür cephesinin bu eksendeki propagandasından sürekli etkilenmekte 'neden biz?' sorusuna mantıklı bir cevap bulup ikna olmakta zorlanmaktadırlar. Müslümanların yoğun yaşadığı ve bu nedenle de adına 'İslam' ilavesi yapılan devletlerin dünya siyasetindeki yeri, yer altı ve yer üstü zenginliklerine rağmen içinde bulundukları fakruzaruret, basiretsiz yöneticilerin neden olduğu ilave sıkıntılar, üzerinde tefekkür edilirken bile yorup bunaltan meseleleri temsil etmektedir.
Aynı şekilde Müslümanların fertler olarak da yarına güvenle baktıkları ispat edilemez. Muazzam bir ahiret imanına rağmen dünyaya kilitlenip kalmış, dünyada ebedî kalacak bir mantıkla ona sarılmış olmanın getirdiği çelişki iman açısından endişeli bir gidişatı göstermektedir. Öte yandan Müslümanlar dünyaya sarıldıkça da dünya onları benimsememekte, dünyevileşme olarak adlandırılabilecek süreci onlara hazmettirmemektedir.
Musibetlerin Allah'tan olduğu kesin
Müslümanlar olarak yaşamakta olduğumuz gerek toplumsal ve gerekse bireysel sıkıntıların, başımızdan savamadığımız dertlerimizin başıboşluktan kaynaklanmadığı kesindir; Rabbimizin dilemesi ve dilediğini yapıyor olması bir kenara bırakılamaz nedendir. Allah diliyor ve dilediğini yapıyor. İmanımız böyledir. O'nun mülkünde O'ndan başkasının sözünün üzerimizde geçerli olması hayal bile edilemez. Allah'ın kullarına zulmetmeyeceği de iman ettiğimiz bir hakikat olduğuna göre, üzerimizde kara bulutlar gibi dolaşan sıkıntılarımızı nasıl yorumlayacağız?
Allah'ın bizim üzerimizde tecelli eden iradesiyle gerçekleştiği kesin olan olayların bizim açımızdan değerlendirilmesi, imanımızı zedelemeden ve bizim ikna olabileceğimiz hangi yöntemle izah edilebilir?
Allah Teâlâ'nın her işinde bir hikmet bulunur elbette, buna iman ederiz. Asla O'nun işini abes bir iş olarak göremeyiz. Böyle bir hikmetin varlığı, Allah'ın emri ile gerçekleşen musibetlerin bize bir ceza olması şeklinde de yorumlanabilir mi?
Genel olarak iki noktada toplayabiliriz bu nedenleri. Yani Allah Teâlâ'nın üzerimizdeki musibetlere, altından fertler ve toplum olarak kalkamadığımız sıkıntılara düşmemize izin vermesinin iki temel nedeni vardır.
Bunların birincisi günahlardır. Kulların işlediği günahların, bilhassa kebair günahların, musibet ve bela olarak geri dönmesi engellenemez bir sonuçtur. Nisa suresinin yetmiş dokuz ve Şûra suresinin otuzuncu âyetlerinde bu hakikat gayet açıktır.
Günahların karşılığı olarak kullara azap olacak cezaların indirilmesi, aynı zamanda kulların ahirette çekmeleri gereken cezanın dünya şartlarında onlara çektirilmesidir ki, bu onlar için bir nimettir esasen. Tirmizî'nin rivayet ettiği bir hadis, bu hususta gayet açık bir hüküm ihtiva etmektedir. Buyuruyor ki: 'Allah, bir kulunun hayrını dilerse dünyada onun cezasını hemen verir. Bir kuluna da hayır dilemezse kıyamet günü cezasını verinceye kadar günahının karşılığını bekletir. ' (Zühd, 57/2396)
Hadisten açıkça anlaşılıyor ki Allah Teâlâ, bazı kullarının işledikleri günahların cezasını dünyada onlara tattırmaktadır, bu da onların ahiretteki azaptan kurtulmalarının sebebidir.
İkinci olarak da kaydedilmesi gereken şudur: Allah Teâlâ, musibetlere karşı sabreden kullarının derecelerini artırmaktadır; yani musibetler ne kadar çok olursa olsun bir kazanca dönüşmektedir. Bu da kesinlikle Allah'ın iradesiyle gerçekleşmektedir.
Bu pencereden izlendiğinde belalar ve sıkıntılar, bir azap olmanın ötesinde kulun yüksek dereceli olmasını gösteren bir işaret olarak da anlaşılabilmektedir. Nitekim Tirmizî'nin rivayet ettiği başka bir hadiste Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, bu gerçeği çok rahat anlaşılabilecek bir mantık üzerinden izah etmektedir. Kendisine 'en çok kim bela görür?' tarzındaki bir soruya şöyle cevap vermiştir: 'Peygamberler! Sonra da aşağı doğru inerek devam eder. Kişi dindeki durumuna göre imtihan edilir. Dininde kuvvetli ise imtihanı da ağır olur. Dininde zayıf ise imtihanı da ona göre olur. Belalar kul, yolda günahsız yürüyecek hâle gelinceye kadar ondan eksik olmaz.' (Zühd, 57/2398)
Hadis, açık bir üslupla başa gelen sıkıntıların, aynı zamanda günahların dökülmesine de vesile olduğunu göstermektedir.
Şunu da belirtmemizde yarar vardır ki, böyle bir sonuç, kulun gerekli tedbirleri aldıktan sonra ve belalara karşı eli kolu bağlı kaldıktan sonra, gerçek anlamıyla sabrı kuşanması ile alakalıdır. Allah'a imanına rağmen, başına gelen musibetleri bir isyan mantığı ile değerlendiren ve her musibetten sonra biraz daha boşluğa kayan birisi için elbette bu tür bir beklenti söz konusu olamaz. Aynı şekilde, belalara davetiye çıkaracak bir anlayışla yaşayarak, kulluğunun gereği olan maddi tedbirleri almayan kişi için de bu durum söz konusu değildir.
Kul, yapabileceğini yaptıktan sonra sabırla donandığında, sabredenlere vaat edilen muhteşem güzelliklere dair iyi bir fırsatı da yakalamış olur ki, bu fırsatın özeti Allah'ın rızasıdır.
Dünya budur
Bizim bakış açımız ne olursa olsun, Allah'ın yarattığı ve bizi yerleştirdiği dünyanın aslı budur: Dertler, belalar. O kadar ki, hiçbir derdi olmamak da esasen bir dert türüdür. Dünya, 'selam diyarı' değildir. Selam diyarı cennettir. Cennete varmadan dertsizlik beklemek hayaldir. Bu, memeden çıkan sütün, kan ve irin gibi sevimsiz şeylerin arasından çıkıp en sevimli içecek olarak önümüzde durmasına benzemektedir. Bin bir sıkıntının içinden cennet gibi sıkıntısız bir diyara gitmemizin örneği budur.
Dünya ve dünya ile alakalı, bağlantılı her şey Allah'ındır.
Biz de Allah'ın kullarıyız
Dünya ile bağlantımıza dair kararlar da Allah'ın kararlarıdır ve bizim o kararlara hiçbir müdahale hakkımız yoktur. Allah dilediğini yapıyor, dilediğini alıp dilediğini veriyor.
Biz, O'nun iman etmiş kulları olarak sıkıntıdan sıkıntıya koşarken, O'nu ilah olarak bile kabul etmeyen kullarının rahat deryalarında yüzüyor olmalarında da esasen bir çelişki yoktur. Çünkü biz, iman etmekle dünyaya razı olmayacağımızı, ebedi bir cennet istediğimizi beyan etmiş olduk. Diğer kulları ise her şeyi burada bulmak istemektedirler. Herkese istediğinin verildiği bir ortamda bu durum normaldir. Süt olmak isteyen için tek yol, kan ve irin içinden çıkıp berrak bir süt olmaktır. Bunu bir kanun olarak kabul etmeye mecburuz.
Rahatlamak için
Gizli ve açık, geçmiş ve gelecek, olmuş ve olmamış her ne varsa her şeyi eksiksiz bilen ve bilgisinde ebedilik bulunan Allah'ı unutma!
Allah'ın iradesi yani bir şeyi istemesi gerçek bir iradedir. Hiçbir engel O'nun iradesinin önünde mani değildir. Yeter ki O dilemiş olsun. O dilemedikten sonra da bütün varlar birer 'yok'tur.
Allah, bütün işlerinde bir hikmet olandır. Hikmetsiz bir işi asla yoktur. Kullar, O'nun hikmetini idrak etmiş olsunlar veya olmasınlar gerçek budur. O'nun işindeki hikmet, hemen anlaşılabileceği gibi birkaç asır sonra da anlaşılabilir. Hatta bu âlemde hiç anlaşılmamış da olabilir ama er geç bütün kullar cennette O'nun cemali ile müşerref olduklarında hikmetlerin sırları da çözülmüş olacaktır. Biz kısır idrakimizle O'nun işlerindeki hikmetleri kavramaya çalışsak da sonuca ulaşamayabiliriz. Ulaştığımız sonuç da belki gerçek sonuç değildir. En güzeli, O'nun hikmetindeki ihtişama teslim olmaktır. Allah'ın yarattığı işlerde bize göre sırf zarar olabilir ama Allah hiçbir işi sırf zarar olarak yaratmamıştır. O'nun bilebileceği ama bizim bilmeyeceğimiz bir seviyede, her şerde hayır da muhakkak vardır. En basit örnek olarak Firavun'un yaratılmasını ele alabiliriz. Bize göre sırf zarar gibi olabilir ama o zarardan Musa aleyhisselam gibi sırf hayır da doğduğu olmuştur.
Allah Teâlâ, yaptığı hiçbir işten ötürü sorgulanamaz. Bu gerçek, kula teslim olmayı gerektirmektedir. Kulluk noktası, muaheze etme, sorgulama noktası değildir. Zira Allah Teâlâ zulmü kendine haram etmiştir, O zulmetmez. Bilakis O, mü'min kullarına karşı merhametle muamele etmektedir. Bu rahmeti, kullarının hemen idrak edemiyor olmaları, ilk fırsatın hemen rahmet olarak tecelli etmesini beklemeleri, kuralı değiştirmemektedir. Allah'ın yeryüzünde cari olan en büyük kanunlarından biri, hak-batıl mücadelesindeki nöbetleşmelerde sürekliliği takdir etmemiş olmasıdır. Ne hakkın ne de batılın üstünlüğü sürekli olmayacaktır. Bir dönem hak tarafı üstün olacak, diğer dönem de batıl tarafı üstünlüğü ele geçirecektir. Mü'min, her durumda kazançlıdır; sabretmesi gerektiğinde sabrıyla, şükretmesi gerektiğinde de şükrüyle kazanır. Hiçbir durum onu kazançtan uzak tutmaz.
Allah'a imanımız bunu gerektirmektedir.
Hem iman hem kaos mümkün değildir.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



