Bugün Saadet Partisi'nin temsil noktasında bulunduğu Milli Görüş hareketi 40. yılını kutluyor. Dile kolay tam 40 yıldır öyle veya böyle ayakta kalan, yokluktan gelip iktidar olan hatta kendi içinden bir iktidar çıkaran bir hareketten bahsediyoruz.
Necmettin Erbakan öncülüğünde Milli Nizam Partisi adıyla siyasallaşan bu hareket daha sonra sırasıyla Milli Selamet, Refah, Fazilet ve bugün nihayet Saadet ismiyle varlığını sürdürüyor. Başta da dediğim gibi bundan yaklaşık 8 yıl önce hareket kendi içinde bir bölünme yaşadı ve Recep Tayyip Erdoğan'la birlikte partiden kopanlar 'AK' ismini koydukları partileriyle 3 Kasım 2002'de iktidar oldular ve halen bu 'görevlerini' sürdürüyorlar. Partinin üst yönetim kadroları ayrışırken elbette taban da kendi içinde bölünmeler yaşadı. Kimisi iktidar olacak olmanın dayanılmaz büyüsüyle pılını pırtısını toplayıp büyük bir gürültü ve hızla; kimileri ise gayet masumane olarak 'davanın' burada devam edeceğini düşünerek biraz temkinli de olsa sessizce AK Parti'ye geçtiler.
Bu ayrışma sonrasında AK Parti'nin geleceği kadar Saadet'in akıbeti de merak ediliyordu. Zira aynı dönemlerde Anavatan Partisi gibi bir dönemin kitle partisi konumunda bulunan partiler ciddi biçimde tasfiye sürecine giriyorlar ve tabiri caizse suretlerinden eser kalmıyordu. Ancak Saadet'in kaderi öyle olmadı. En kötü döneminde dahi kemik oyunu muhafaza edebildi. Bunda şüphesiz hareketin temelinde yatan derin ve köklü ideolojinin büyük payı vardı. Dahası dağılmak bir yana Saadet bugün Numan Kurtulmuş önderliğinde son seçimlerden oyunu katlayarak çıkmış ve yeniden umut vadeden bir parti konumuna geldi.
Geçtiğimiz aylarda Başbakan Erdoğan'ın sabahları ilk okuduğu gazetenin Millî Gazete olduğu haberi gelince bu süreci yeniden düşündüm. Erdoğan'ın eski mahallesinden haber alma isteği biraz da duygusallık penceresinden bakınca bana pek tabii gelmişti. Ancak sonradan yaşanan gelişmelere baktıkça bunun esas olarak duygusallıktan değil ciddi bir stratejiden hatta endişeden kaynaklandığını gördüm. Hatırlayın geçtiğimiz yıl Şubat ayında Davos'ta yaşanan 'One Minute' vakası öncesinde Saadet Partisi Çağlayan Meydanı'nda yüz bine yakın insanın katıldığı İsrail'e tepki mitingi yapmıştı. Bu miting uzun süredir partini organize ettiği en büyük toplantılardan biriydi ve ardından parti bir canlanma yaşadı. Hemen ardından da bugün planlı olduğu yönünde iddiaların ayyuka çıktığı 'One Minute' çıkışı yaşandı.
O çıkışın ve son Mavi Marmara hadisesinin ardından hükümet İsrail'e karşı tek bir somut adım dahi atmadı. Yahudi lobisi de zaten 'one minute' olayını çoktan unuttuklarını söyledi. Ne garip tesadüftür ki o sıralarda hem İsrail hem de Türkiye seçim atmosferine girmişti. Ve geçtiğimiz aylarda Birleşmiş Milletler genel kurulunda Türkiye delegesi İsrail'in nükleer programıyla ilgili toplantıya girmeyerek oy kullanmayınca Numan Kurtulmuş çıktı ve 'One Minute-The End' diyerek, iktidarın göstermelik çıkışının da bittiğini ilan etti. Ve yine bu Kurtulmuş haberinin hemen ardından İsrail ile tatbikat krizi çıktı. Yani çıkartıldı. Sonra gelen olay daha enteresan. Türkiye'nin de onayıyla İsrail kapısında uzun süredir beklemekte olduğu OECD'ye üye yapılıverdi.
Belli ki birileri dersine iyi çalışıyor. Çünkü malum AK Parti bir kitle partisi oldu ancak parti tabanı olarak nitelenebilecek seçmen grubu milli görüşten gelmişlerden oluşuyor. Yarın emanet oylar dağılırsa kala kala sadece o taban kalacak ve o tabanı da Saadet'e kaptırmak istemiyorlar. Ve en büyük ambargoyu da bu nedenle 'her alanda' Saadet'e karşı uyguluyorlar.
Yakında yine bir seçim atmosferine daha giriyoruz ve konu yine parti tabanının en hassas olduğu İsrail ilişkileri. Anlaşılan o ki Başbakan maden bulmuşa benziyor. Anlaşılan o ki Başbakan en iyi tanıdığı mahalleyi çok iyi takip ediyor. Lakin 'eski mahallesi' onu artık tanımıyor, tanıyamıyor...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




