Caddenin tam kenarına arabaların yoğun bir şekilde homurdanarak gelip geçtiği kaldırımın kenarına eğreti bir şekilde adeta bırakılmış küçük ve kısa boylu plastik masanın yanındaki sandalyeye oturdum. Gazetemi açtım, masanın öbür ucundaki adama selam verdim, tekrar gazeteme döndüm ve okumaya başladım. Masanın oturduğum tarafa göre sağına gelen betondan yapılmış park ve bahçeler müdürlüğünün birçok yere bıraktığı saksının içine kahvehane meraklıları tarafından dikilmiş bir küme yuvarlak acı biber tarhı ve diğer taraftaki saksıda ise bir hayli yeşillenmiş nane fidanı ve önümden geçen arabalar. Klaksonlar, yoğun trafik, kahvenin önündeki masada oturanların bağırtıları. Derken çayım geliyor. Aracını park etmiş dostum el sallıyor bana, ben de el sallıyorum. Çay ikramımı kabul etmiyor... İşi varmış, gidecekmiş, az önce karşıdaki dükkânda içmişmiş çayını.
Evet, evet işte böyledir bir kırıntı olarak geçen saniyeler içindeki hayat... Dünün telaşı bu gün yok gibi. Tabiatta ve insanlarda biraz rahatlama mı olmuş ne? Zaten yağmur da yağmıştı dün. Bizim taraflara iyi de yağmıştı doğrusu. Şükrümüzü eda etmiştik ailece. Bir sessizlik, bir sakinlik hali içinde sağlık ocağımıza kadar bir yokuştan çıkmış ilaç da yazdırmıştım. Doktor hanımda da bir sükûnet var gibiydi sanki. Şöyle oturun, demesi falan. Sessiz, sakin ilaç reçetesini yazması adeta sessizliğin güzel bir örneği sayılabilirdi. Ve teşekkürümü kabul etmesi elbet sessizce... Evet, bütün bunlar her saniyenin aleyhimize işlediğinin farkına varamayışımızın bir dikkat borusu gibiydi de hiç akla gelmiyordu nedense.
Caddenin kenarına, Beylerbeyinin merkezindeki kahvenin önündeki eğreti masaya biraz da içerinin ağırlaşmış havasından kaçar gibi oturduğum masada bakmak üzerine yoğunlaşmaya başladım. Buldum dedim kendi kendime sessizce. Sağıma soluma ve karşıdaki dükkânlara ve hatta tek başlarına araçlarında yol alan baylara-bayanlara baktım. Bakmak nasıl bir şey? Bakmak elimizde olan mı yoksa elimizde olmadan mı baktırılan bir şey oluyor? Bakmak ama nasıl? Bakış açısı, bakış tarafı, bakış niyeti bir hayli teferruatla kendini ortaya koymaya çalışan bir insani tavır, insani taarruz eylemi. Dikkatin verildiği mecra... Kişi, kurum, kuş, ağaç, erkek, kadın. Tabii ki akıp giden hayat... Gürültü patırtı, savaş, hücum, ricat. Kan ve ölüm. Bakmak ama nasıl? Neye, nereye, niye?
Bu bakmak dedim çok teferruatı olan bir tasarım içinde kendini saklıyor. Gizliyor yani kendini. Hangi olaya hangi açıdan bakacaksa bir diğer açıyı öne sürüyor ama aslında baktığı taraf başka oluyor. Yani gökyüzüne baktığını ima ediyor ama aslında elini silahına götürüyor. Gerçekleri de bu şekilde bakmak ile gerçek dışılıkla karıştırıyor. Gözü yanıltan bir bakmak şekli çıkıyor ortaya. Göz kendini ele verse çok şey değişecek. Göz de bir aldatmacanın kurbanı oluyor böylece.
Gözün gördüğünü bir diğer görüntü elemanı perdeliyor. Göz açıp kapanıyor ama kapanmayan yaraların müsebbibi hiç oralı olmuyor. Yani bakmak aslında başlı başına bir hayat tarzı oluyor. Yaşamak tadı olan, kendine bir yuva kuran, kendinden kendine akan bir şelale gibi tarafını da barındırıyor tabii içersinde... Karanlık bir dehlizi de yakıştırabiliyor kendine...
Bakmak dedim de neler geldi başıma bir bilseniz. Bakmaktan bakmaya fark varmış meğer onu bilememişim. Benim bildiğim bakmak kalbime hüzün gibi ince ağrılar sunuyor. Bakmakla değişecek şeylerin geciktirilerek bakılamaz oluşuna yanıyor yüreğim. İnsanın nasıl canının yandığını göremeden bakmak da üzüyor elbet beni. Bu bakışlar, bu kötü, bu kem, bu vahşi bakışlar beni kahrediyor. Bir türlü iyi ve güzel bakmayı öğrenemeyenlerin çağında yaşamak da üzücü elbet kalbi olan için. Sonunda diyorum ki öyle bir bakmak lazım ki etraf güllük gülistanlık ola!


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



