Cennet gibi bir manzaraya açılan pencereler. Çiçek bahçesini ve sebze tarlasını süzen bakışların takılı kaldığı yemyeşil dağlar.
Uğultulu tepeler.
İstanbul'un hasret kaldığı yağmurlar burada, günde birkaç kez yoklayan komşu kadınlar gibi.
Şimşekler çakıyor.
Yıldırımlar dağların zirvesinden iniyor.
Dağa özgü iri yağmur damlaları ürünlerin başında bir taç gibi parlıyor.
Yeşilin her tonunun birbiri ile yarıştığı kırlar.
Başka yörelerde rastlanmayan pembe ve mor dağ çiçekleri.
Kestaneleri, cevizleri, fındıkları, çamları, çınarları örtü misali başına takan dağlar.
Bir hasta ziyaretinde, hastanın yaşadığı mekânın cennet dokusunu betimlemeye çabalıyorum.
Hastanın evi de, cennet köşkü tasvirini çağrıştırmakta.
Yerlerde el dokuması ipek halılar.
Manzarayı seyreden verandada bambu koltuklar üzerinde ipek örtüler.
Bahçıvanın organik bahçeden kopardığı taze salatalık ve domatesler.
Hasta ile asla rahatsızlığını değil, bahçeyi ve doğal ortamı konuşuyoruz.
Kendi eli ile diktiği ağaçları.
Bir bebeğin diş çıkarması gibi her yeni filizin kendisini ne kadar mutlu ettiğini.
Salkım saçak söğütlerin başında oyalanıyoruz.
Allı pembeli meyveleri ile süslü şeftalinin, eriklerin bengi görünümlerine şaşıyoruz.
Toprağın bereketine, cömertliğine, mısır tarlalarının göz alabildiğince uzanışına bakakalıyoruz.
Büyük bahçeyi gezdiren hasta, kendisi için dikilmiş aşılı böğürtlen tarlasına götürüyor.
Üzüm salkımı gibi simsiyah iri böğürtlenler.
Şifa için akla ne gelirse yapılmış.
Kim ne tavsiye etti ise yerine getirilmiş.
Enginarlar, ısırganlar, yabani otlar özenle bahçe tarımına alınıp yetiştirilmiş.
Dışarıdan gelenlerin hayranlık duyduğu bahçede, hasta; "buralarda misafir gibiyim" diye arada ruh halini yansıtmakta.
Eşinin ve çocuklarının onun rahat etmesi için kurdukları cennete hüzünlü gözlerle bakmakta.
"Keşke bir çadırda yaşasaydım da, o hazinelerden kıymetli sağlığı yitirmeseydim" der gibi çevreye ilgisiz durmakta.
Eşi hemen müdahil oluyor.
Bu hüzünlü havayı dağıtıyor.
Onu biraz sevindirebilmek için minik ördek yavrularını havuza bırakıyor.
Küçük kara yavrular kanat çırptıkça, onun da yüzü aydınlanıyor.
Çevrenin destansı panoramasına bir başlık daha atıyor:
"Bu gece mutlaka kalın, çocuklar geyik sürüsünü görsünler.
Onlarla da arkadaş olduk, elimizden yiyecek veriyoruz, başlarını okşayıp sevmemiz için bekliyorlar. Mısırlarımızı çalan ayıların şirinliğini de görmelisiniz."
İstanbul yolunda düşünüyorum da; bu kadar güzel doğal ortamı gölgeleyen hastanın hüznü, her yanı ağır bir acı renk ile boyamıştı.
"Meyveleri ellerinizle kopartın yiyin", ısrarlarına karşın bahçe sahibesinin ağrıları ile adeta, her yiyeceğin tadı kaçmıştı.
Herkes bir anda fena halde doymuştu.
Üzülmesin diye bir şeyler kopartanlar da, ne kadar zorla yiyebiliyorlardı.
Göz alabildiğince uzanan büyük bahçeden, içindeki köşkten, tüm mal varlığından daha değerli bir muradı vardı, hastanın.
Sağlık istiyordu, gözü başka bir şey görmüyordu.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



