İnsan kaderinin tecellisiyle doğanın tecellisi arasında bir benzerlik var. Doğa bir başlangıç haliyledir. Kışın her şey uykuda gibi, oysa kendi içinde geleceğe hazırlanan bir iç ruh ve dünya oluşuyor. Ana rahminde nüvelenen ilk oluş sessizdir. Oluşun çilesi kendi iç dünyasındadır. Bunu en çok anneler hisseder. Doğadaki anneler... İnsan, cin ve hayvan. İnsan bilinç sürecinde. Her şey acılarla belirir. Çile ve acı, sevgi ve bağlanmayı getirir. Anne bağlılığı ve içliliği bunun sonucudur. Kış mevsiminin dıştan üşüten ve ürküten tarafı da bu benzerliğe sahip. İçten içe gelişen bu dünya birden patlar. Bir tomurcuk gibi, bir yediveren gibi, bir kardelen gibi. Bu ilk muştular yalancı şimşekler ve yalancı rüyalar gibi anlık bir parlayıştan sonra yiterler. Asıl oluş, diriliş, doğuş ondan sonra gelir.
Hayat hep aynı düzen içindeymiş gibi sanılır. Üzerimizde karlar ve buzlar çözülünce alttan alta yeni bir hayatın fışkırdığını görürüz. Doğa ve insan kendini sürekli yeniler. İnsan, kendi dünyasında bunu pek de fark etmez. Doğaya bakınca fark eder.
İlk oluş sanki bir çılgınlık dönemi. Çocukluk, gençlik, delidoluluk, delikanlılık. Doğadaki oluş da böyle. Filizler birden boy atar, bir yere kadar. İnsan dış dünyadaki değişimin farkındadır da kendi içindeki değişimin farkında değil. Bu ilk oluş insanda birçok şeyin birikmesine nedendir. Serpiliş dönemi. Bir atılganlık getirir. Ruh dünyasının taşkınlığı insanı alır götürür. Başını taştan taşa vurur. Kendi öncesine bakar.
Doğadaki tomurcuklar kendi içinde gelişir, kokusu da güzelliği de kendi içinde. Bilinmez ve farkına varılmaz. Patladığında birden bir güzelliğin onda fışkırdığını görür insan. Güzelliği kendi içinde değil dışında fark eder. Duyulara hitap ederler. Bu, bir devinim getirir. İnsan da baharla birlikte coşar. Bu insan için bir silkiniş ve fark ediş dönemidir.
Her nesneni bir görevi vardır. Canlı cansız fark etmiyor. Bir taşa taş deyip geçemeyiz. Taş bir nesnedir. Kimi zaman insanın elinde yoğrulur bir sanat eseri meydana gelir, kimi zaman bir taş bir silah olur insanı öldürür. Kimi zaman bir taş bir yapının esas unsuru olur. Doğadaki her oluş ve her nesne nedensiz değil.
Bu görev sorumluluğunu onlara kim biçti, hiç düşünülmez. İnsan kendi doğasında, taşkınlığında delidoluluğunda akar gider. Bilsek de bilmesek de her nesne bir sorumluluğa sahip.
Bahar bir güzelliktir. Tomurcuklar çiçeklenir, yapraklanır, dallanır ve budaklanır. Yeryüzü bir güzellik giysisine bürünür. Hayvanlar da bu devinime ayak uydurur. Her şeyde olduğu gibi baharın da bir dönemi ve bir ömrü var. Zamanı gelir ve artık olgunluğa yüz döner. Her şey kendi meyvesini verir.
İnsan ruhunda bir coşma belirir.
Kent çocukları baharsızdır. Kuşsuz, çiçeksiz, kokusuz, yeşilsiz, topraksız. Her şey madeni, her şey beton ve demir. Sanal dünyada yaşıyor. Dövüşleri de, koşmayı da orada görüyor. Parke taşlarda, asfaltlanmış caddelerde koşuyor yürüyor. Sert bir mizaca ve ruha sahip. Doğa güzelliğinde ve esnekliğinde değil.
Bir baharı yaşıyoruz. Doğasız ve güzelliksiz bir bahar. Kentin azman apartmanlarının arasında. Soğuk duvarlar bakışımızı sınırlıyor. Toprak kokusu alamıyoruz. Yağmur yağınca bile. Seller taşların ve betonların üzerinde çerçöp ile akar gider. Onları görünce iğreniriz. Hissedişsiz bir dünyadır bu.
Çalışma odamın penceresinde bir bahar günü bakarken baharsızım. Sabah kapıdan girince yan apartmanın bahçesindeki şeftalinin çiçekleri olmasa hiçbir şey hissedemeyeceğim.
Bahar yeni şeylerin habercisidir gene de. Ufacık bir şey bile bizi mutlu eder, sevindirir. Zamanını tamamlasa da hayatın bir kesitini bize yaşatır. Bizi bize anımsatır. İç dünyamızda bir değişimin olabileceğini de.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



